İz
Yazar: Almina

Bir anlık temas yeterliydi. Geriye kalan, ruhuna usulca kazınıp seni yerinden eden sahipsiz izlerdi. Uçağın yere inmesiyle gecenin kararsızlığı vurdu yüzüme. Şehrin ışıkları titrek, camdan yansıyan görüntüler belirsizdi. İtalya bir ülkeden çok, bekleyen bir ihtimal gibiydi. Kemerimi çözerken Derin koltuğunda doğrulup saçlarını kulağının arkasına aldı. "Çok uzun sürmedi," dediğinde Çakal önümüzdeki sıraya bakıp sıkıntıyla esnedi. "Komutanım, burası da İstanbul gibiyse ben geri dönüyorum. Ruhum daraldı vallahi." "Ruhunu sonra konuşuruz," dedim düz bir sesle. "Şimdi çeneni daralt." Başka türlü susacağı yoktu zevzek herifin. Havalimanından çıkar çıkmaz bir taksiye atladık. Otel merkeze yakın ve dikkat çekmeyecek kadar sıradandı. Hiç oyalanmadım, giriş işlemlerini halledip Derin'i odasına çıkardım. Yerleşmesine üstün körü yardım ettikten sonra kapıya yöneldiğimde, "Yaman," dedi kısık bir sesle. "Keşke birlikte kahvaltı yapsaydık." "Şimdi vaktim yok ama ilk fırsatta yaparız." Yalnızca bir an durdum, sonra gözlerimi kapıya çevirdim. "Dikkat et kendine, otelin dışına çıkma. Bir ihtiyacın olursa da mutlaka haber ver." Başını hafifçe sallarken cebinden küçük bir ilaç kutusu çıkarıp göğsüne bastırdı. "Unutmayacağım," dedi uslu bir kız çocuğu gibi. "İlaçlarımı alacağım." "Sadece haber ver dedim ." "Veririm komutanım," dedi memnuniyetsiz ama itaatkâr bir tonla. Derin'in kapıyı yavaşça kapatmasıyla aşağı indim. Çakal, kapının önünde beni bekliyordu. Dışarı çıktığımızda montunun yakasını kaldırdı. "Soğuk fena değilmiş." "Soğuk iyidir, insanı uyanık tutar." Timle buluşacağımız yer, turistlerin bilmediği yalnızca yerel halkın alışkanlıkla geldiği bir restorandı. Bu mekânı özellikle seçmiştim çünkü burası, suikastten sadece saatler önce onun görüldüğü son yerdi. Oraya varmadan önce yeraltı geçidine inip metroya açılan kalabalık girişe yöneldik. Boğucuydu. İnsanlar değe değe ilerliyor, adım sesleri birbirine karışıyordu. Herkes iç içe geçmiş bir temasla yoluna devam ederken bir anlık itiş kakış sonrası olan oldu. Yüzünü bile görmediğim biriyle sert bir çarpışma yaşadım. Neredeyse özür dileyecek kadar kısa bir andı ama ardından gelen sızı, öyle keskindi ki... Hissettiğim acıyla durduğumda nefesim değişirken gözlerim bir anda keskinleşti. Elimi montumun altına götürüp sızlayan yere bastırdığımda canlı bir sıcaklık hissettim. Parmaklarım kan olmuştu. Çakal fark eder etmez bir adım geriye çekilip etrafı kolaçan etti. "Kimin yaptığını gördün mü?" "Hayır." "Gören de olmadı." Kalabalık akmaya devam ediyordu. Hiç kimse durmamış, hiç kimse bakmamıştı. Çakal insanları tek tek yoklarken etrafa bakındım, tahmin ettiğim gibi şüpheli hiçbir durum yoktu. Dakikalar sonra eli boş dönen Çakal kesiğe bakarken, "Bıçaklı karşılama," dedi ciddiyetle. "Baya misafirperver bir milletmiş." "Demek ki gelişimizi beğenmişler," dedim hafif mizahi tonla. "Bıçak, öyle her misafire çekilmez." İnanması güçtü ama ciddiyetinden zerre taviz vermemişti Çakal. "Kesik yüzeysel. Öldürmek istemedikleri açık." Cümlesini bitirmeden duraksadığında metro gürültüsü, insanlar, kaos hepsi üzerimize çöker gibi oldu. "Aklında bir şey var," dedi kuşkuyla. Vardı. Madem onlar kendilerini saklamaktan çekinmiyordu, atık kartları açık oynama zamanıydı. "Yürü," dediğimde etrafın gölgesine güvenerek en yakındaki sağlık kabinine girdim. Bandajlar, antiseptik, iplik gerekli ne varsa alıp çıktığımızda, "İtalya'da ilk gün," diye mırıldandı Çakal. "Beklediğimden daha romantik geçiyor." Hah, işte şimdi Çakal gibi konuşmuştu. Sözleri, karanlığın içinde hafif bir ironi gibi yankılandığında yakındaki bir binaya girdik. Umumi tuvaletin kapısını kapatıp arkamızdan kilitledik. Çakal sessizce eldivenlerini takıp cerrahi dikiş iğnesini hazırlarken, "Bir şey söyleyebilir miyim komutanım?" diye sordu. "Seni dinliyorum." Ayak seslerini işittiğim anda sustum. Aynı saniyede Çakal iğneyi etime batırınca, refleksle yumruğumu dişlerimin arasına aldım ve diğer elimle ona okkalı bir tokat indirdim. "Senin zamanlamanı-" "Bence…