Affedemediğim Şey
Yazar: Almina

Bölüm görselleri

Kabul edin artık! Hiçbirimiz iyi değiliz, sadece daha kötü olmamak için direnenleriz. Yaman "O kendini profesör sanan soysuzu nereye götürdünüz?" Çenesini sıvazlayan Boran'ın gözleri benden kaçınca, "Cevap versene oğlum," diye yükseldim. Boran, omuz omuza savaştığım adamlardan biriydi, benim gibi yüzbaşıydı. "Sen adamı terasa götürmeden önce seni bir daha onun etrafında görürsem, ona dokunduğun o eli alır, kendi götüne sokarım deyip birkaç kez kafasını duvara vurunca-" "Ben mi kurdum bu cümleyi?" dedim sözünü keserek. "Kontrolü kaybetmiştin Yaman." "Ne demek o?" "Terastan indirdikten sonra koridorda yığılıp kaldı, bizde odalardan birine çektik." "Nerede şimdi?" "Onu duvara bastırdın ya..." "Eee Boran, bunları ne diye anlatıyorsun, adam nerede sen onu söyle. "İlk başta bir şeyi yoktu ayaktaydı, direniyordu demek ki adrenalinle ayakta duruyordu. Aniden yığılıp kaldı, baktığımızda nabzı durmuştu, müdahale ettik ama işe yaramadı." "Öldü mü?" "Yani, nabzı durduğuna göre." Koyu gözleri kısılıp dudağının kenarı kıvrılınca, "Sikim," dedim öfkeyle. "O piç bize sağ lazımdı Boran. Adamda kesin bir iş vardı, o olayın üzerine bu yangın tesadüf olamaz." "Öyle olmasa yangı alarmı öter ötmez ekipler gelip adamı teslim almaz," dedi şüpheyle. "Adamı şüphe çekmeden alabilmek için yangını bizim ekipler mi çıkardı? "Öyle görünüyor." "Ne ayaktı oğlum o adam?" Ya da kadın. Bu işte bir iş vardı. "Bilmiyorum, ekipleri biraz sıkıştırayım dedim ama yok, ser verip sır vermediler." Vermezlerdi. "Kokusu çıkar elbet," dedim başımı ambulansa doğru çevirirken. "Üst düzey herkes en başta çıkarılmaya başlamıştı," dedi Boran. Gözlerimi kısa bir süre kapatıp, "Ne dönüyor burada," diye mırıldandım. "Bilmiyorum," dedi Boran kuşkuyla. Uzatmadan, "Konuşuruz yine," deyip eve geçtim. Vardı bir işler ama ben sağlıklı düşünecek durumda değildim. Tuhaf bir gündü, hem su gibi akıp giden hem de bir saniyesi bir yıla bedel gibi hissettiren. Kapıyı sessizce açtığımda gözlerim loş ışığa alışmakta biraz zorluk çekti. Günün yorgunluğu da üzerime binince, görüş açım iyice daralmıştı. Asya henüz dönmemiş, annem salondaki koltukta uyuyakalmıştı, yüzünde yorgun ama huzurlu bir ifade vardı. Babama kaydı gözlerim, çalışma odasının büyük camının önünde duruyordu. Bastonuna yaslanmış, dışarıdaki karanlığa bakıyordu sessizce. Gazi Yarbay Kenan Taşdelen... İnsanlar ona kahraman derdi. Ben çoğu zaman sadece babam demekte bile zorlanırdım. "Uyumamışsın." "Uyku tutmadı." Birkaç adım attım ona doğru. "Yatağına götüreyim mi seni?" "Kendim giderim." Her zamanki gibi soğuktu. Bugün olanlardan bahsetti. Yangını, kalabalığı, çıkan kaosu, hiçbirinde sesi değişmedi. Sonra öyle bir cümle kurdu ki, içimde yıllardır kapanmayan o yarayı yeniden kanattı. "O adama da mı sahip çıkamadın?" Nefesimi tuttum. Sanki çocukluğumun ortasına, o cansız bedeninin başına geri dönmüştüm. "Ne zaman beni suçlamaktan vazgeçeceksin?" Babam ağır ağır bana döndü ve "Sen kendini suçlamaktan vazgeçtiğin zaman," dedi. Sözleri bastonundan daha ağır indi üzerime. "Ne zaman affedeceksin peki?" "Sen kendini affettiğin gün." Biliyordum, o gün hiç gelmeyecekti. Sessizce odama çıktığımda tek istediğim üzerimdeki geceden kurtulmaktı ama kapıyı açar açmaz durdum. Derin yatağımda uyuyakalmıştı, üzerinde hâlâ kıyafetleri vardı. Saçları yastığa dağılmış, yüzü solmuştu. Kısık bir sele, "Derin," diye seslendiğinde kımıldamadı. Yanına yaklaşıp omzuna dokundum. "Derin, uyan." Gözlerini araladığında ilk gördüğü şey ben oldum, yorgun bir gülümseme dudaklarına değdi. "Seni beklerken uyuya kalmışım." "Bu saatte burada ne işin var?" "Korktum." "Neyden?" "Beni terk etmenden," dedi daha ağzımı açmadan ne söyleyeceğimi biliyormuş gibi. "Konuşmamız lazım." Yatağın kenarına oturduğunda ayakta kaldım. Oturursam yine kalırdım, yine susardım, yine aynı çıkmazın içinde kendimi kandırırdım. "Ben artık bunu yapamıyorum." "Neyi?" "İlişkimizi." Kelime odanın içinde buz etkisi yarattı. "Derin ve Yaman, biz olamadı." Başını iki yana salladı, kabul etmemekte ısra…