Yüzlerce Yüz
Yazar: Almina

Bölüm görselleri

Siena'ya vardığımızda güneş batmaya yakındı. İtalya'nın o altın rengi akşam ışığı, villaların taş duvarlarına ağır ağır yayılırken temiz havayı çektim içime. Burası şehrin kalabalık merkezlerinden biri değildi. Küçük villaların sıralandığı, sessiz ve neredeyse fazla düzenli bir mahalleydi. Sokaklar boş, hava ise fazla sakindi. O kadar sakindi ki insanın içine huzurdan çok, tuhaf bir huzursuzluk bırakıyordu. "Yaman?" Çakır, etrafı dikkatlice süzerken kontağı kapatıp arabadan indim. Benden cevap gelmeyince yanıma gelip, "Doğru adreste olduğumuza emin misin?" diye sordu. "Burası bir suçluyu saklamak için fazla huzurlu." "Burası onun saklandığı yer değil," dedim yolun karşısındaki küçük bir manava doğru yürürken. "Burası onu büyüten yer." Böyle elit bir mahallede, neredeyse kıskanılası bir asaletin içinde yetişen bir kadın, nasıl katil olabilirdi? Anlamak münkün değildi. "Nereye gidiyoruz? "Çilek almaya." Önüme geçip şaşkın bir ifadeyle kaşlarını kaldırdı Çakır. "Dört saatlik yolu çilek almak için mi geldik?" "Buranın çilekleri meşhurmuş," dedim ciddiyetle. "Tatmadan gitmek ayıp olur." "Buranın Toskana şarapları da meşhurmuş." "O zaman onu da tatmadan gitmek olmaz." Çakır yüzüme ciddiyetimi tartan bir tavırla baktığında gülümsedim. "Elimiz dolu dönersek hesaplar benden." "Söz mü?" diye sorduğunda yan bir bakış attım. "Söz," dedim omuz silkerek. "Ama önce hak etmemiz lazım." Tezgâha yaklaşıp küçük kasalara özenle dizilmiş çileklerden birini gösterdim. "Bu olsun." Manav, çilek kasasını bez bir poşete koyup bana uzattığında poşet birkaç saniye havada asılı kaldı. Elimi kaldıramadım. Çileğin kokusu burnuma çarptığında kalbimde eski bir sızı kabardı, ardından unutmaya çalıştığım bir anı ayaklandı. Bir sergi salonundayız. Siena, ziyaretçilere asil ve bilge bir kadın edasıyla serginin amacını anlatıyor. Önce fark etmiyorum, bulunduğum ortam o kadar benden uzak ki, bir an önce çekip gitmek istiyorum. Durduk yere laf atıp sıkıntımı ondan çıkarmak istiyorum, ta ki o büyüleyici asaleti taşıyan kadınla göz göze gelene dek. Gözlerim yalnızca ona kilitleniyor. Kızıl saçlarını boynunun üzerinden çekip omzuna bırakışına kayıyor bakışlarım. Omuzlarını açıkta bırakan o kayıtsız hareket, dudaklarının her kelimede yavaşça kımıldayışı, üzerindeki ateş kırmızısı elbise... İnsan bakmayı bırakmak istiyor, ama bırakamıyorum. Sonra bir şeyler oluyor, bir şeyler yaşanıyor, ardından duymayı hak etmediği sözler sarf ediyorum, o da haliyle çekip gidiyor. Nedensizce arkasından gidiyorum. Ve sonra... Gözlerimdeki hayranlık, dudaklarıma istemsiz bir tebessüm yerleştiriyor. Çünkü çantasına sakladığı her neyse onu iştahla, neredeyse bir çocuk neşesiyle yediğini görüyorum. Sessizce yanına yaklaşıyorum. Beni fark etmiyor. Ta ki yediği şeyin çilek olduğunu fark ettiğimde çantasını hiddetle elinden alıp pencereden fırlatana kadar. O anlık şok ve öfkeyle elindeki şarap kadehini yüzüme öyle bir çarpıyor ki, engel olmaya fırsatım bile olmuyor. "Yabani!" diye bağırıyor. Sesi, yüzündeki çiller kadar canlı, karamel gözleri kadar ateşli. Ama hırsını alamıyor, "Muşmula suratlı!" diye ekliyor ardından. Üstelik boşalan kadehi kafamda parçalıyor. Bela değildi, düpedüz felaketti. Unutmak istercesine başımı salladım. O belki bir faildi, bense bir askerdim. Bu gönül yerini bilmeyi öğrenmeliydi. Parmaklarım farkında olmadan yumruk olduğunda, "Sen al," dedim Çakır'a. Hemen dışarı attım kendimi. "Senin çileğe alerjin mi var?" diye soran Çakır'a da bakmadım. Bu defa bambaşka bir anı yerleşmişti içime. Keşke, keşke o kadar basit olsaydı. Boğazımdaki düğümle yutkunurken gözlerimi karşıdaki villalardan birine diktim. "Sevmem." Çakır bakışlarını birkaç saniye daha üzerimde tuttu ama bir şey söylemedi. Poşetten bir çilek alıp ağzına attığında, "Çek şunu," dedim sertçe. "Burnumun dibinde yeme." Elini yavaşça indirdiğinde karşılık vermesine fırsat tanımadan konuşmaya devam ettim. "Burada oturuyormuş. Annesi, kız kardeşi ve üvey babasıyla." "Hikâyesini merak ettim." Tek merak eden o değildi. C…