Neye Dönüşeceğimi Görmek İçin
Yazar: Almina

Bölüm görselleri

Bazı insanlar düşmanından değil, yalnız kalınca neye dönüşeceğinden korkardı. Uyandığım anda duvarlardan gelen o donuk soğuk, kemiklerimin arasına kadar işlerken, tavandaki sarı ışığa bakıp başımı geriye yasladım. Börü karşımda, çekyatın yarısını işgal etmiş halde sırtüstü yatıyordu. Kolları başının altında kilitliydi. Gözleri kapalıydı ama nefesi uyanık olduğunu kanıtlıyordu. "Sen uyanıksın," dedim imayla. Gözlerini açmadan konuştu Börü. "Uyanık olanın sen olduğunu biliyorum." "Aferin," dedim başımı yana eğerken. "Beni yeteri kadar tanımışsın." Ayağa kalktığımda karşıma geçti. Dik dik bakarken, "Kaldırayım mı?" diye sorduğunda kaşlarım havalandı. "Ne?" "Dur," dedi gülerek. Bir an sonra öyle bir kahkaha attı ki, Börü'nün yüzünde nadiren gördüğüm o gevşeme ortaya çıktı. "Yanlış anladın yüzbaşım." İkimizin bakışları da istemsizce aşağı kaydı. Kısa bir sessizlik sonrası dudakları kıvrıldığında, "Rütbeyi diyorum," diye açıkladı. "Rütbeyi kaldırayım mı?" "Çakal'la fazla vakit geçirme." Başımı sallarken ceketimi omzuma aldım. "Herifin saçma sapan imaları insanın zihnine işliyor." Kapı o sırada sertçe açıldı ve iki görevli içeri girdi. Arkalarında dün geceki bürokrat vardı. Yüzündeki ekşi ifadeyle dudaklarım kıvrılmadına engel olamadım. Bu resmi görmek müthiş bir duyguydu. "Hazırlanın." Telefonlarımızı masanın üzerine bıraktı. "İşlemleriniz tamamlandı." Yüzüne sadece göz ucuyla kısa bir bakış atarak telefonlarımızı aldık. Bir an önce buradan çıkmak istiyorsak uyumlu davranmalıydık. En azından şimdilik. "Sizi bir daha buranın yakınlarında görmeyeceğim." "Olur olur," dedi Börü ironik bir sesle. Prosedürlerin ardından kızların kaldığı eve doğru yola çıktık. "Kaldırdım. Konuş," dediğimde taksideydik. "Şu Kızılötesi'yle ilgili." Sarı bakışları yüzümün her yerini turladı. Kısa bir yoklama çekiyor gibiydi. "Bizim bilmediğimiz bir şeyler mi var?" Bakışlarım daralırken, "Ne gibi?" diye sordum. Kısa bir soluk aldı ve "Yaman," dedi dostane bir tavırla. "Sen bu kadını tanıyor musun?" Omuzlarım fark etmeden sertleşti. Parmaklarım dizimin üzerinde yavaşça kilitlenirken bakışlarımı cama çevirdim. Sorusu bile mideme ince bir düğüm atıyordu. Yalnızca bir kez gördüğüm bir kadının varlığı, neden beni bu kadar geriyordu? "Araştırdım bir şeyler." Yalan söylemek benlik bir şey değildi ama doğrusunu söylemekte yanlış gibiydi. "Bir araştırmadan fazlası var sanki." Artık sadece omuzlarım değil yüzümde sertleşmişti. Ne söyleyeceğimi düşünürken cebimdeki telefon titrediğinde derin bir nefes aldım. Hızır gibi yetiştin diye düşünürken ekrandaki isimle yeniden gerildim. Arayan albaydı. Geç bile kalmıştı. "Emredin Albayım." Karşı tarafta birkaç saniye sessizlik oldu, sonra o tanıdık otoriter ses kulağımı kısık ama baskın bir sele doldurdu. "Yüzbaşı." Tek kelimeydi ama içindeki öfke yeterince belirgindi. "Sadece kendini değil bir ülkeyi zor durumda bıraktın." Cevap vermedim. Ne pişmandım ne de rahat. Sadece geri dönmeye niyetim yoktu. "Dışişleri binasının önünde marş okumak, bayrak göstermek, İtalyan güvenlik güçleriyle arbede yaşamak..." Kısa bir nefes sesi duyuldu. "Bunun adı görev değil, sorumsuzluk." Sözleri beni yaraladı ama şaşırtmadı. Bunu zaten bekliyordum. "Arbede yaşanmadı," dedim soğukkanlılıkla, biraz da pişkinlik yok değildi. "Yüzbaşı!" Dişlerinin gıcırtısını işittim, çok tanıdıktı. "Onlar çizgiyi aştı albayım," dedim onun aksine sakince. "Ben sadece çizgiyi hatırlattım." Telefonun öbür ucundan kısa bir nefes daha duyuldu. "Yaman..." Sesindeki yumuşama beni daha da germişti. Birazdan ya daha çok sertleşeceğine ya da yumuşak tavırlarıyla beni daha çok ezeceğine öyle emindim ki. "Zamansız ve yersiz verilen her cevap bir sınır ihlalidir. Durumu büyütmektir." "Bazı cevaplar verilmezse, küçülürüz albayım." Sessizlik camlara vurup geri döndüğünde Börü yan gözle bana bakıyordu. "Pişman mısın?" diye sorduğunda bir an bile tereddüt etmedim, "Hayır," dedim. Kelime ağzımdan yumuşak çıktı ama oldukça netti. Albay birkaç saniye sustu, sonra sesini tekrardan resmîl…