KIZILÖTESİ (+18)

Şüphe

Yazar:

KIZILÖTESİ (+18) - Almina kitap kapağı
KIZILÖTESİ (+18) kitap kapağı

Bölüm görselleri

KIZILÖTESİ (+18) - Şüphe bölüm görseli 1
KIZILÖTESİ (+18) - Şüphe bölüm görseli 1

Şüphe, ruhun üzerine serilen ince bir gece örtüsüydü. Önce ışığnı kırar, sonra insanın insana olan inancını alırdı. İçinizde bir hain var! "Bir de sonuna ünlem koymuş." Kâğıdı Börü'den alıp en ufak bir ayrıntıyı atlamayacak şekilde incelemeye başladım. Başka bir ip ucu veya benzeri bir şey aradım, ama yoktu. "Psikolojik baskı kurmak istemiş." "İşe yaradı," dediğinde yüzüne baktım. Çenesi kilitli, kaşlarının arasındaki çizgi derindi. Gözlerimi diktiğimde kaçmadı, aksine üstüne yürümeye alışkın bir kurt adamın bakışlarıyla karşılık verdi. "Ne?" dedi en sonunda dayanamayarak. "Benden mi şüpheleniyorsun?" Gözlerimi kıstım. "Sen, benden şüphelenmiyor musun?" Çok kısa bir an duraksadığında dibime kadar gelmişti. "Devletimin güvendiği adamdan ben şüphe duymam." "Birini göreve seçmek, onu tanımakla aynı şey değil." Omuzları gerildi ama geri çekilmedi. "Yeterince tanıyacak kadar zaman geçirdim." "Bu kadarı kâfi mi diyorsun?" Cevap vermedi, gerek de yoktu. Bakışlarıyla sözlerini desteklemişti. Ciddiyetini bozmadan, "Kâğıtta yazan doğru olabilir mi?" diye sorduğunda durağa doğru yürümeye başladım. "Gerçekten içimizde bir hain mi var?" "Amaç bizi içten çürütmekse başardılar." İnanmak istemesen de zihninin bir köşesine bir leke düşüyordu. Sinek misali, küçüktü ama mide bulandırmaya yetiyordu. Durağa varır varmaz önümüzde duran ilk otobüse yöneldik. "Şu Kızılötesi," diye mırıldandı. En arkadaki koltuklardan birine çöktüğünde yanına oturdum. "Ya düşündüğümüzden çok daha zeki ya da arkasında üst düzey biri var." "Notu yazanın o olup olmadığını bilmiyoruz." "Amaç hedef şaşırtmak mı diyorsun?" "Bir ihtimal daha var." Otobüsten inip Dışişleri binasına doğru yürümeye başladık. "Sona sakladığına göre, senin en çok inandığın ihtimal olmalı." Adımlarım yavaşladığında zincirlerin orada durup gözümü yine aynı kapıya diktim. "Belki de birileri, en başından beri bizi korumaya çalışıyordur." Belki de inanmak istediğim buydu. O kadar zayıf bir ihtimaldi ki Börü üzerinde bile durmadı. "Niye geldik buraya? Ne var aklında?" "Saat kaç?" Kolundaki saati çevirip, "20.05," dediğinde zincirleri geçip kapıya doğru bir adım attım. Arkamdan geldiğini fark edince, "Bir adım geride dur," emrini verdim. Börü'nün adımları anında yavaşladı. "Üç dakika sonra beni ara." "20.08'de mi?" "Tam 20.08'de." "Büyükelçinin öldürüldüğü saatte." Yüzümü dönmeden başımla onayladığımda, "Yaman," diyen sesini işittim. Adımlarım yavaşladığında başım hafif yana çevrildi. "Dinliyorum." "Ne yapacağını bilmiyorum ama neden yaptığını anlayabiliyorum." O anlamıştı, şimdi ise sıra anlamayanlardaydı. "Bedeli ne olursa olsun seninleyim." Sadece benimle değildi onurunu da yanına almıştı. Ve hiçbir Türk genci, onurunu ayaklar altına almazdı. "Son bir dakika," dediğimde adımlarım hızlanmış, kapıdaki iki polise epey yaklaşmıştım. Yaşça büyük olanın kaşları çatıldı. Anlaşılan duruşumuz bile rahatsız etmeye yetmişti. Oysa şov, daha yeni başlıyordu. Bana doğru yaklaştığı sırada zil sesi yükseldi. Sözleri yoktu. Ama melodisi bile delirtmeye yetmişti. İçimin yağları erirken dudaklarım kımıldandı. "Korkma," dedim gözünün içine baka baka. Ceketimi sıyırıp arkaya uzattığımda Börü'nün nefesi değişti. Belli ki gördüğü manzara epey hoşuna gitmişti. "Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak." Birinin eli telsizine, diğerininki alnına giderken arkamı döndüm. Börü, beklediği buymuş gibi bakarken göğsünü şişirdi. "Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak." "Sesini dizginle," dediğimde sesini yükseltti. Düşürseydi şaşırırdım. "Slogan yapmıyoruz burda, yeminimizi hatırlatıyoruz." "Onu, kocaman bir Türk bayrağını adamların gözlerinin içine sokmadan önce düşünecektin." Güldüm, sahiden o kadar büyük müydü? Görevlinin telsizinden sesler yükselmeye başladı. İtalyanca kelimeler keskinleşirken boynumu kuvvetle çevirip sırtımdaki bayrağa baktım. Arkamda bir güvenlik ordusu duruyordu. Ha siktir. "Hadi ağzını açmadın, bari bir işaret çaksaydın," dedim önüme dönerek. "Yüzbaşım," dediğinde sırıttığını gördüm. "Bazı manzaralar sus…

Bölümün tamamını WritePad'de oku