1. BÖLÜM: SENFONOS
Yazar: Şeyma Özkul

"03.08.2026 itibari ile yayımlanmaya başlanmıştır. Tamamen özgür ve özgün bir eserdir." "Kimse onun geçtiği yollardan geçemez. Geçseydi dünyanın tersine döndüğünü düşünürdünüz." İnsanın iliklerine kadar işleyen ketum bir rüzgâr esti. Kestane rengi çadır bayrakları sallanıyor, içine havayı doldurup rüzgârın bir jestiymiş gibi önce şişiyor, sonra hızla boşalıyordu. Körüklemeyin diye emredilen ateşti bu. Kızıl lav, bir ejderhanın kalbinden fırlamış gibi kaya parçalarını eritiyordu. Kayanın direnci azaldığında ateş kendi kendine daha da hırslanıp üzerindeki dolunay şarabından dondurulmuş metalik alaşımı kızdırdı. Senfonos'un düşlerinde gördüğü kadar ender bir kılıçtı bu. Alev körüklendikçe dolunay şarabının kimyası benzersiz alaşımın keskin ve sert kokusuna eşlik ediyor, kapkara çarşafları andıran gökyüzünün altında kızıl bir şeytana dönüşüyordu. Diğer kılıç, tufan elmasının özel çekirdeğinden yapılmaydı. Sadece Kimono denilen üst düzey kızılatlı birliklerin kullandığı bu doğmakta olan karışım, başka bir ateşin ruhundan çaldı. Ateşte bazen bir hayalet, bazen bir cin bazense yüce Senfonos'a adanmış ruhların yüzleri bir görünüp bir kayboluyordu. Kılıç ters çevrilir çevrilmez etrafa ateşten külçeler saçıldı. Erimiş metal, lastik gibi kokan havayla buluştu. Bulutlar yüzünden engebeli bir gökyüzü adeta kılıçların üzerine çöküyor, ışıklardan arındırılmış uçsuz bucaksız karanlığa sahip arazinin bekçiliğini yapıyordu. Ateşin tam karşısında, çadır direklerinin sol ve sağ tarafına yığılmış çürümüş gül metali kuruları rüzgârın her bir darbesinde ateşten gelen kokuyla bir canlı gibi irkiliyordu. Zaten hiçbir canlı da onun ne kadar canlı olduğunu inkâr edecek kadar cesur değildi. Ayaklarım kızgın bozkırların üzerinde durup da beynim gözlerime etrafı kontrol etme görevi verdi. Kılıçların verdiği güven duygusuna bir an bile kapılmadım. O güç ne kılıçtaydı ne de içindeki ruhlarda. Benim kalbim o gücün içimde, damarlarıma gömülü olduğunu haykırıyordu ve her görüş haykırarak söylenmezdi. Karşımda bir hareketlilik oldu. Çadırın örtüsü açıldı ve içinden sürünerek Akidodos çıktı. Yetmiş yıllık yaşamında kaç tane kılıç yapmıştı acaba? Kaç defa onların ölüm kokusunu işitmiş, dirilmenin acısını yüreğinde taşımıştı? Saçlarının çoğu kaşları gibi dökülmüş, gözleri ablak suratında parlak iki siyah boncuk gibi kalmıştı. Durmadan bir böceğin hiç görünmeyen ufak gözleri gibi parlıyordu. Üst vücudunu saran kalın tuniğine bakılırsa bu gece biraz üşüdüğünü kendisi de kabul ediyordu ama yine de beni görür görmez hiç tereddüt etmeden, tekrar çadırına girmeye yeltendi. "Akidodos," diye konuştum sesimi duyuracak şekilde. Akşamın bu vaktine rağmen gözümde zerre kadar uyku yoktu. "Dışarı çıkar mısın?" Örtü hiçbir şey olmamış gibi kumaşın arkasından görünen iki koca elin gölgesiyle aralandı ve Akidodos'un meraklı ve kurnaz bir tüccarı andıran gözleri doğrudan bana çevrildi. "Semira," diye konuştu tereddütle. Bana doğrudan ismimle seslenilmesine alışkındım. Belki de buraların popüler kişisiydim. "Bak, sanki sormak sıkıntıymış gibi geliyor. Hatta rütbeni bilmiyorum. Belki..." duraksadı, cevabını dinlediğimi göstermek için çenemi sıktım. "Belki gerçekten bir Kızılatlı birliği temsilcisi belki de sadece bir dolandırıcısın. Dağda kaybolan bir haydut gibi bir şey. Olamaz mı? Kulağa mantıksız gelmiyor. Ama bu kılıçlar..." Ellerini iki yana tüm vaatlerini geri çekermiş gibi açtı: "Her hâlükârda senin." Kollarımı göğsümde bağlayıp rahat bir pozisyon edindikten sonra Akidodos'un gerçek kişiliğinin zihnimde daha da netleştiğini hissettim. Şimdiye kadar gördüğüm onlarca kılıç ustasının aksine o bir bilge değil, tacirdi. Bu çıkarımımda ileri gidip gitmediğimden emin olamadım. Parmaklarımı içten içe sıktım ve tuniğimin kollarına sürtünmesine izin verdim. Ejderha ağaçlarının uzun, çelimsiz dallarına bağlı ilkbahar yaprakları her yöne doğru sallanıyordu. Yanlarındaki süsan bitkileri, ayrılık otları ve cüzam çalılarının üzerine kapanıp açılarak adeta etçil bir çiçek gibi gölge yapıyordu…