Kızıl Ay °Dokuz kuyruklu Tilki°
Bölüm 1 Kızıl Ayın Altında Doğan Çocuk
Yazar: Umay Kara

--- Dört hanedanlık vardı. Göğün doruklarında yaşayan Hava Hanedanı, rüzgârın sırlarını bilirdi. Onların kutsal tilkileri beyaz tüylü, zarif ve görünmez fısıltılar kadar hızlıydı. Ne zaman bir fırtına yaklaşsa, önce onların kuyrukları titrerdi. Dağların ve vadilerin arasında hüküm süren Toprak Hanedanı, sabrı ve gücü temsil ederdi. Onların kutsal tilkileri kahverengi ve altın tonlarında olur, ayak bastıkları yerde çiçek açtırdıkları söylenirdi. G Kızıl vadilerde, lav taşlarından yapılmış saraylarda yaşayan Ateş Hanedanı ise tutkunun, savaşın ve iradenin hanedanıydı. Onların kutsal tilkileri alev gibi parlar, öfkelendiklerinde gözlerinden kıvılcımlar saçılırdı. Ve derin göllerin, sisli nehirlerin, sonsuz yağmurların ardında Su Hanedanı vardı. Onların kutsal tilkileri gece mavisi tüyleriyle suyun üzerinde yürüyebilir, bir damlanın içinde bile geçmişin izlerini görebilirdi. Bu dört hanedanlık, yüzyıllar boyunca birbirine bağlı ama birbirinden uzak yaşadı. Aralarında savaşlar oldu, antlaşmalar yapıldı, kanlar döküldü, yeminler edildi. Her hanedan kendi kutsal tilkisi tarafından korunur, her kutsal tilki de ait olduğu elementi yönetirdi. Fakat elementler ne kadar güçlü olursa olsun, kader bazen hepsinden daha acımasızdı. Ateş Hanedanı’nın prensi Kang Ryu, henüz genç yaşında cesareti ve sertliğiyle tanınmıştı. Alev onun kanında değil, bakışında yanardı. Halkı onu güçlü bir hükümdar adayı olarak görür, düşmanları ise onun adını duyduğunda konuşmadan önce iki kez düşünürdü. Hava Hanedanı’nın prensesi Seo Hwa ise onun tam tersiydi. Sessizliğiyle insanı durduran, gülümsemesiyle rüzgârı bile yumuşatan bir kadındı. Saçları gece gibi koyu, gözleri ise sabah göğü kadar berraktı. Onun yürüdüğü yerde perdeler hafifçe dalgalanır, çiçeklerin yaprakları hiç dokunulmadan kıpırdardı. Kang Ryu ve Seo Hwa’nın evliliği, yalnızca iki kalbin birleşmesi değildi. Ateş ile havanın, iki kadim hanedanın kaderini birbirine bağlayan büyük bir antlaşmaydı. Saray günlerce kutlama yaptı. Kızıl fenerler yakıldı. Göğe dilekler bırakıldı. Tilki rahipleri kutsal dualar okudu. Ateş Hanedanı’nın sarayında ilk kez rüzgâr bu kadar yumuşak esmiş, Hava Hanedanı’nın sarayında ilk kez kandiller bu kadar parlak yanmıştı. Herkes bu evlilikten doğacak çocuğun iki elementi birden taşıyacağını konuşuyordu. Ateşin iradesi. Havanın özgürlüğü. Böyle bir çocuk, dört hanedanlığın dengesini değiştirebilirdi. Ama yıllar geçti. Sarayın en yüksek odasında hazırlanan beşik boş kaldı. Seo Hwa her bahar dua etti. Her kış, ayazın içinde tapınağa yürüdü. Her dolunayda ellerini göğsünün üzerinde birleştirip göğe baktı. Ama hiçbir cevap gelmedi. Kang Ryu, eşinin gözlerindeki sessiz kırgınlığı her gün gördü. Halkın fısıltılarını duymazdan geldi, danışmanlarının ikinci evlilik önerilerini öfkeyle reddetti. Seo Hwa’ya bir kez bile suçlayarak bakmadı. Fakat saraylar yalnızca taş ve altından yapılmazdı. Saraylar dedikodudan da yapılırdı. Ve dedikodu, zehirden daha yavaş ama daha derin işlerdi. “Hanedan varissiz kalacak.” “Ateş soyu zayıflıyor.” “Hava prensesi kutsanmamış.” “Belki de bu evlilik elementlerin isteğine aykırıydı.” Bu sözler önce hizmetkârların dudaklarında dolaştı. Sonra danışmanların bakışlarına yerleşti. En sonunda sarayın duvarları bile bu sessiz suçlamayı taşımaya başladı. Bir gece Seo Hwa, sarayın doğu balkonunda tek başına dururken Kang Ryu yanına geldi. Gökyüzünde ay solgundu. Rüzgâr neredeyse hiç esmiyordu. “Artık yoruldun,” dedi Kang Ryu. Seo Hwa gözlerini ayırmadan ayı izledi. “Ben değil,” dedi usulca. “Umut yoruldu.” Kang Ryu cevap vermedi. Onun yerine elini Seo Hwa’nın elinin üzerine koydu. “Baş büyücüye gideceğiz.” Seo Hwa ilk kez ona baktı. “Bunun bedeli olabilir.” “Bedeli ne olursa olsun,” dedi Kang Ryu. “Senin gözlerinde her gün biraz daha eksilen o ışığı izlemekten ağır olamaz.” Ertesi sabah, gün doğmadan yola çıktılar. Baş büyücü Han Baek, dört hanedanlığın da saygı duyduğu ama hiçbirinin tam olarak güvenmediği bir adamdı. Yaşı bilinmezdi. Bazıları onun yüz yıldır yaş…