Kıymetsiz İkiz
Yazar: ebru

KIYMETSİZ İKİZ Hiçbir yere yerleşemeyişimiz annemizin karnında başladı. Ötekileştirilmiş hâlimiz, “kız çocuğu” adı altında yakamıza iğne iplikle dikilmişti. Bizi erkeklerden farklı kılan neydi? Organ eksikliği mi? Kulağımıza takılan küpe, saçlarımızın uzatılması, kemik taraklarla taranıp örülmesi miydi? Doğdum, görüldüm, duyuldum, sevildim. Yoksa… Sevilmedik mi? Mecburen sevildik; bir gün işe yararız diye. Elim ekmek değil, sevgisizliği tutsun diye. Nasıl alışırsak öyle gitsin diye… Zaten her şey bir gün gideceğimiz düşüncesiyle kurulmadı mı? Soyadımız değişecek, bağımız kopacak diye değil miydi? Kordonumuzla bağlanmadık mı annemize? Benim ikizim toprağa gömülmedi, çöpe gitti. Erkeğin ikizi ise meyve veren ağacın altına gömüldü; kök salsın diye. Korkuyorum; ne yaparım diye. Savunmasız kaldım, acırlar diye. Gücüm yok mu? Kalkamaz mıyım? Bir kadın olarak neleri başarabilirim? Başaramayacağım bir şey var mı? Bedenimde bir bebek büyütmek için mi bütün benliğim? Hayır, kabul etmiyorum! Bu hikâyeyi yeniden yazıyorum. Toprağın altına giren her kadınla her şey bitti sanılır ama yeniden doğuşlarla hayat yeniden şekillenir. Kız çocuğu ilk kelimesini “anne” diye söyler; başına gelecekleri bilir gibi… Konuştukça tükenir, her söylediğinde biraz daha kaybolur. Kadın sevdiği kadar sevilmez. Doğurur, korur, büyütür ve durur. Hep aynı düzen kurulur. Çadırın iplerini bu sefer kütüklere sağlam bağlamamışlarsa, uçar da giderse gökyüzüne… Tam ortasında durdum hayatın. Sağım solum yalnızlık. Hangi tarafa gitsem kabul edilmeyişim. Arkamı dönüyorum, bir parçam öldürülüyor. Koşuyorum, bir tarafım hayata yetişmeye çalışıyor. Doğuruyorum, bir tarafım anne olmaya çalışıyor. Ortasında kaldığım bu hayatın adı: Kadın. Bana ait olabilecek bir inziva köşesi yok mu? Sınırları sadece benim benliğimle çevrili, girişleri yalnızca bana açık bir yer. Ağlayışları mutluluktan olan, gülüşleri yanakları kızartan hâlimi cebime koyup gitsem o inziva evine. Gücüm tükendikçe çıkarsam içinden kırıntılarını; belki bir nebze alsa kendime olan hasretimi. Savaşımı başlatıyorum; kendime karşı. Kazanmam gereken kişi kendimim. Özgürlüğümü elde etmem lazım. O yıllarda bu düşüncelerle başa çıkmayı başaran bir annem vardı. Adı Süreyya. Aynı dönemde Fatma adındaki arkadaşıyla aynı sıralarda evlenmişler ve hamile kalmışlar. Eşleri ve çevreleri, ikisinin de erkek bebek doğurmalarını onlardan bekliyormuş. Bu kadının göreviymiş, kız çocuğu olursa bir "hiç" doğacak gibi onlara lanse ediliyordu. Üzerlerindeki bu baskıdan ikisi de çok yorgun düşmüş; hamileliğin kendi zorluğu dışında dışarıdan gelen negatif enerjilerden dolayı da ikisini bir hayli yorgun düşürmüştü. Fatma’nın anlamsız bir şekilde kendinden emin bir duruşu vardı; emin gibiydi erkek bir bebek doğuracağından. Ama Süreyya onunla aynı düşüncede değildi. Bebeği her ne cinsiyette olursa olsun öncelikli temennisi sağlıklı olmasıydı. İçten içe bir kızının olmasını da düşlüyordu. Kıvırcık saçlarından bukleler düşen, ela gözlerinden güneş saçan gülümsemesiyle bulunduğu o kasabayı aydınlatacak bir kız bebek. Kimi zaman canı ekşi yiyecekler çeker, onları da gözden uzak bir yerlerde, bazen de evinin o karanlık köşesinde yerdi. Duymaktan korkardı: "Ye tatlıyı doğur Hakkı’yı, ye ekşiyi doğur Ayşe’yi…" Gerçekten öyle mi diye de düşünür dururdu. Yediğim şeyler bebeğimin cinsiyetini belirleyebilir miydi? Belki de eşinin ve çevresindeki çoğu insanın ondan beklentisini karşılamak için istemeye istemeye tatlı yiyecekler yemeliydi. Başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışırken Süreyya kendisini hiç mutlu hissetmiyordu. Belki de biraz destek alabilirim umuduyla arkadaşı Fatma’nın yanına gitmek için yola çıktı. Kendisi ile birlikte karamsar düşünceleri de onunla birlikte gelmişti. Fatma’nın kapısına geldiğinde içeriden kalabalık olduğuna dair sesler geliyordu. Kadın kahkahaları ardı ardına geliyor, kapının önünde küçük büyük çok çeşitli ayakkabı görüyordu. İçeri girmekten o anda vazgeçmişti. Tam arkasını dönüp gidecekken birden kapı a…