BÖLÜM BEŞ: BİR ÖĞRETMENİN KİTAPLARI
Yazar: bahar gökçe

Ertesi sabah uyandığımda, birkaç saniye boyunca neden bu kadar erken uyandığımı anlayamadım. Sonra babaannemin mektubu geldi aklıma. Beş numaralı evin arkasındaki depo. Tam yataktan doğrulurken kapım iki kez tıklandı. "Uyandın mı?" diye seslendi Begüm. "Uyandım." Kapıyı aralayıp içeri baktı. Üstünde evde giydiği bol tişörtlerden biri, elinde de caminin yanındaki bankın altından çıkan anahtar vardı. "On bir gibi geleceğini söyledi," dedi. "Kim?" Bana, aptalca bir soru sormuşum gibi baktı. "Oğuz." Dün gece iskeleden dönerken ona, "Gelecek misin?" diye sormuştum. O da geleceğini söylemişti. Buna rağmen kapımda anahtarla dikilen Begüm olmasa, sabahın bu saatinde gerçekten geleceğine inanmayabilirdim. "Tamam," dedim. "Hazırlanıyorum." "Çok oyalanma. Annem birazdan kadınlar plajına gideceğini söylüyordu. Beni de yanında götürmeye kalkarsa depoyu akşamı beklemek zorunda kalırız." "Akşam da kapıyı açmayacağız zaten." Begüm, anahtarı avucunda çevirip başını salladı. "Biliyorum. Ama annem bir şeyi merak ederse peşini bırakmaz." Kapıyı kapatıp kendi odasına döndü. Yüzümü yıkayıp üzerime ilk bulduğum tişörtü geçirdim. Aşağı indiğimde annem kadınlar plajı için çantasına havlu ve güneş kremi koyuyor, Begüm de mutfak masasının başında oturuyordu. Anahtarı görünmeyecek biçimde tişörtünün cebine koymuştu. "On bir olmak üzere," dedi beni görünce. "Biliyorum." Annem başını kaldırdı. "Nereye gidiyorsunuz?" "Biraz sitenin içinde dolaşacağız," dedim. Annem çantasının fermuarını kapattı. "Öğle olmadan dönün o zaman." "Döneriz." Annem evden çıktıktan birkaç dakika sonra Begüm pencerenin önüne geçti. Sitenin girişine bakıyordu. Tam o sırada motor sesi duyuldu. "Geldi." Oğuz motorunu sitenin demir kapısının yakınına bırakmıştı. Üstünde koyu renk bir tişört, dizleri hafifçe solmuş kot şort vardı. Bir elinde küçük, siyah bir alet çantası taşıyordu. Bizi görünce başını kaldırıp kısa bir selam verdi. Kapıdan çıkıp ona doğru yürüdük. Sitenin içinden beş numaralı eve doğru ilerlerken aklıma dün nalburun önünde gördüğüm siyah köpek geldi. "Dün dükkânın önündeki köpeğin adı neydi?" diye sordum. Oğuz bana baktı. "Zift." "Zift mi?" "Kapkara köpeğe başka ne isim koyacaktım?" Begüm güldü. "Bence gayet mantıklı." "Herkese yaklaşmıyor ama," dedi Oğuz. "Dün sana ses çıkarmadı." "Zeus'la yaşayınca insan, köpeğin ne zaman yaklaşmak istemediğini anlıyor," dedim. "Önce onun karar vermesine izin vermek lazım." Oğuz birkaç saniye sustu. "Zift de öyle düşünmüş demek," dedi sonunda. Bu cümleyi söylerken gülümsememişti ama sesinde önceki günkü alaycılıktan daha yumuşak bir şey vardı. Beş numaralı evin önünden geçerken istemsizce yavaşladım. Ev, gündüz gözüyle bile gece gördüğümden daha sessizdi. Perdeleri kapalıydı. Bahçedeki yabani otlar, taş döşemelerin arasından çıkmıştı. Yan tarafa dolandığımızda depo kapısı ağaçların ve sarmaşıkların arasında neredeyse görünmez hâle geldi. Oğuz alet çantasını yere bıraktı. Begüm anahtarı ona uzattı. "Dün gece burada kaldığımız yerdeyiz," dedim. Oğuz anahtarı avucunda çevirdi. "İyi yapmışsınız," dedi. "Bu kapı aceleye gelmez." Anahtarı dikkatlice kilide soktu. İlk denemede dönmedi. Oğuz hiç acele etmeden çantasından ince uçlu bir tornavida çıkardı, kilidin çevresindeki pası temizlemeye başladı. Sonra anahtarı yeniden denedi. İçeriden küçük bir tıkırtı geldi. Begüm nefesini tuttu. Kapı bir santim kadar aralandı. Oğuz bize dönüp, "Biraz geride durun," dedi. Kapıyı omzuyla hafifçe itti. Kapı, uzun zamandır konuşmamış biri gibi zorlanarak açıldı. İçeriden ağır bir toz kokusu yayıldı. Güneş, kapının aralığından depoya sızıyor; havadaki küçücük toz parçaları ışığın içinde dönüp duruyordu. İlk başta içeride yalnızca eski eşyalar olduğunu düşündüm. Kırık bir sandalye, üst üste bırakılmış kasalar, kenarı yırtılmış bir halı, paslı bir soba borusu... Sonra duvarın dibindeki rafları gördüm. Raflar kitap doluydu. Bir süre kimse konuşmadı. "Babaannem kitap mı saklamış buraya?" diye fısıldadı Begüm. Oğuz depoya bir adım attı. Eğilip en üst raftaki kita…