BÖLÜM ÜÇ: SESSİZ BANK
Yazar: bahar gökçe

Babaannem beni tam olarak buraya çağırmıştı. Bank, caminin yanındaki iki büyük ağacın arasında kalıyordu. Uzaktan bakınca sıradan bir banktı; boyası yer yer dökülmüş, tahtalarının arasına yılların tozu dolmuş eski bir oturma yeriydi. Ama yakınına gelince, sanki kasabanın geri kalanından ayrı bir sessizliği varmış gibi hissediliyordu. Elif biraz geride durmuş, fotoğraf makinesini yeniden kaldırmıştı. Önce ağaçların gövdelerini çekti. Sonra bankı. Sonra da sabah ışığının caminin duvarında bıraktığı gölgeleri. "Burası güzelmiş," dedi kendi kendine. Begüm bankın önünde durmuş, mektubu tekrar okuyordu. "'Bankın altına bak,' demiş." Başını kaldırıp bana baktı. "Ne bekliyoruz?" "Bilmiyorum," dedim. "Belki de gerçekten altına bakmamızı beklemiyordur." Begüm gözlerini devirdi. "Abi, bir insan bankın altına bak demişse büyük ihtimalle bankın altına bakmamızı bekliyordur." Elif gülümseyip fotoğraf makinesini boynuna bıraktı. "Ben sahile doğru ineceğim," dedi. "Işık şu an orada harikadır. Siz de gelmek isterseniz..." Begüm cevap vermeden bankın yanına çömeldi. "Elimizde banka bakmamızı söyleyen ölü bir babaanne mektubu var. Bugünlük programımız biraz dolu." Elif önce Begüm'e, sonra bana baktı. Ne demek istediğini tam anlamamış gibiydi ama üstelemedi. Bu huyunu sevmiştim. İnsanların bazıları, merak ettikleri şeyi hemen öğrenmek isterdi. Elif ise sorusunu fotoğraf makinesinin arkasına saklayabiliyordu. "Peki," dedi. "Sonra görüşürüz." "Görüşürüz," dedim. Elif ağaçların arasından çıkıp sahile doğru yürümeye başladı. Birkaç adım sonra yeniden durup uzaktaki martıları çekti. Onun ardından baktım. Sabahın bu saatinde kasaba, herkes uyanmadan önceki hâliyle daha küçük görünüyordu. Sokaklarda henüz kalabalık yoktu. Fırının önünden ekmek kasalarının sesi geliyor, denizden gelen rüzgâr ağaçların yapraklarını birbirine sürtüyordu. "Abi." Begüm'ün sesiyle kendime geldim. "Ne var?" "Bulmuş olabilirim." Hemen yanına çömeldim. Bankın altı, dışarıdan göründüğünden daha karanlıktı. Tahtaların altına yapraklar, toz ve küçük taşlar dolmuştu. Begüm parmaklarını dikkatlice içeri uzatmış, bir şey çekmeye çalışıyordu. "Bırak, elini kesme," dedim. "Bir şey yok." "Begüm." "Tamam tamam, yardım et o zaman." Bankın altına doğru eğildim. Tahtalardan birinin alt kısmına ince, kararmış bir tel dolanmıştı. Telin ucunda küçük bir anahtar asılı duruyordu. İlk anda onun gerçekten anahtar olduğuna bile emin olamadım. Parmaklarımla teli çözdüm. Anahtar avucuma düştüğünde metalin soğukluğu elime yayıldı. Pirinç rengindeydi. Küçük, eski ve ağırdı. Ucunda solmuş kırmızı bir etiket vardı. Begüm anahtarı elimden aldı. Etiketi gözlerine yaklaştırdı. "Burada bir şey yazıyor." "Ne?" Başparmağıyla etiketteki tozu sildi. Birkaç saniye sessiz kaldı. "Beş." Anahtarı tekrar aldım. Etiketin üzerinde gerçekten de silik bir 5 vardı. Yazı neredeyse görünmeyecek kadar solmuştu ama oradaydı. Begüm bana baktı. "Beş numara mı?" İçimde bir şeyin yavaşça yer değiştirdiğini hissettim. Sarıtaş Sitesi'ne girdiğimiz ilk gün, beş numaralı evin kapalı perdeleri dikkatimi çekmişti. O ev diğerleri gibi değildi. Bahçesinde kimse oturmuyor, balkonlarında çamaşır asılmıyor, akşamları ışıkları yanmıyordu. Sanki siteye aitmiş gibi duruyor ama sitenin hayatına hiç karışmıyordu. "Başka bir beş olabilir," dedim. "Ne olabilir mesela?" "Bilmiyorum. Beşinci sokak. Beş numaralı dolap. Beşinci..." "Abi." "Ne?" "Kurşunlu'da şu an bildiğimiz en garip beş numara, boş ev." Anahtarı avucumda sıktım. Babaannem bunu neden bankın altına bırakmıştı? Ne zaman bırakmıştı? Ve en önemlisi, beş numaralı evle ne ilgisi vardı? "Gidip bakalım," dedi Begüm. "Şimdi mi?" "Şimdi." "Ya biri görürse?" "Görürse ne diyeceğiz?" Birkaç saniye düşündüm. "Bilmiyorum." Begüm omuz silkti. "Ben de bilmiyorum. Ama anahtarla bankın altında oturduğumuzu görünce zaten normal bir açıklama bulamayız." Haklıydı. Anahtarı cebime koydum. Banka son kez baktım. Babaannem buraya ne zaman gelmiş, bu anahtarı ne zaman saklamıştı bilmiyordum. Belki geçen yaz. Bel…