BÖLÜM İKİ: TANIDIK EL YAZISI
Yazar: bahar gökçe

Kâğıdı açarken ellerimin titrediğini fark ettim. Balkondaki ışık çoktan sönmüştü. Sadece salondan gelen televizyonun soluk aydınlığı, saksının içinden çıkardığım kâğıdın kıvrımlarına vuruyordu. Yazıyı görünce içimdeki bütün sesler bir anda susmuştu. Babaannemin el yazısıydı. Yuvarlak a'ları, kelimelerin sonuna doğru küçülen harfleri, bazı ğ'lerin üstünü unutması... Başka kimse böyle yazamazdı. Kâğıdın en üstünde yalnızca tek kelime vardı. Batuhan'a, Yutkundum. Sonra okumaya başladım. Eğer bu kâğıdı okuyorsan, demek ki balkondaki sandalyemde oturmuyorum. Bunu düşünmek bana hâlâ tuhaf geliyor. İnsan kendi yokluğunu bir sandalyeden daha iyi nerede anlayabilir ki? Sen küçücükken o sandalyeye çıkmaya çalışır, her seferinde düşeceğini sanıp korkardın. Sonra yine çıkardın. Korkunun insanı durdurmadığını ilk kez senden öğrenmiş olabilirim. Sana anlatamadığım şeyler var. Hepsini bir gecede anlatırsam hem ben yeniden korkarım hem sen dinlemekten yorulursun. Bu yüzden yavaş gidelim. Bir insanın geçmişi de deniz gibi olmalı: önce ayak bileğine değmeli, sonra dizlerine, en son da yüzmeyi göze alırsa içine almalı. Yarın sabah, kimse uyanmadan, caminin yanındaki ağaçların arasındaki banka git. Orada otur ve benden önce oraya kimlerin oturmuş olabileceğini düşün. Bankın altına bak. Sana bıraktığım şey, ilk sorunu soracak. Bir şeyi unutma: İnsanların anlattığı her hikâye doğru değildir. Ama insanların sustuğu hikâyeler, çoğu zaman gerçeğin en ağır tarafını taşır. Seni çok seven, Şaziye Mektubun sonuna geldiğimde uzun süre kâğıda bakmaya devam ettim. "Ne yazıyor?" Begüm'ün sesiyle irkildim. Ne zaman balkona çıktığını fark etmemiştim. Kapının yanında, kollarını göğsünde birleştirmiş bana bakıyordu. Üstünde uyumak için giydiği You Me at Six müzik grubunun tişörtlerinden biri vardı. Saçlarını gelişigüzel toplamıştı. "Babaannem yazmış," diyebildim. "Onu anladım zaten." Kâğıdı ona uzattım. Begüm okumaya başladığında yüzündeki o her şeyi biliyormuş gibi duran ifade yavaş yavaş kayboldu. Mektubu bitirince gözleri yeniden ilk satıra döndü. "Bunu ne zaman yazmış olabilir?" diye sordu. "Bilmiyorum." "Bize niye hiç söylemedi?" Balkondaki sallanan sandalyeye baktım. Rüzgâr durmuştu. Sandalye de durmuştu. "Söylese ne değişecekti ki? Küçüktük; anlamazdık." Begüm birkaç saniye sustu. Sonra kâğıdı dikkatlice katladı. "Yarın bankı buluyoruz." Ona baktım. "Biz mi?" "Tabii ki biz." Kaşlarını kaldırdı. "Babaannem sana yazmış olabilir ama sen tek başına saçma bir şey yapmaya kalkarsan annem beni suçlar." Gülmek istedim. Gülmedim ama ağzımın kenarı istemsizce kıpırdadı. "Bu çok mantıksız bir sebep." "Ben mantıklı biri olduğumu hiç söylemedim." Mektubu yeniden elime aldım. Kâğıdın köşesinde, babaannemin parmaklarının yıllar önce bıraktığını düşündüğüm hafif bir kat izi vardı. Sanki mektup, yazıldığı zamandan beri bu anı beklemişti. Aşağıdan annemin sesi geldi. "Batuhan! Begüm! Hâlâ uyumadınız mı?" Begüm kapıya yöneldi. Çıkmadan önce bana döndü. "Sabah altıda kalk. Geç kalırsan seni bırakırım." "Altı çok erken." "Babaannemin geçmişi seni beklemez abi." Kapıyı kapatıp içeri gitti. Balkonda tek başıma kaldım. Karşımda Sarıtaş Sitesi'nin meydanı uzanıyordu. Voleybol sahasının filesi gece rüzgârında hafifçe kıpırdıyor, beş numaralı evin kapalı perdeleri karanlığın içinde daha da koyu görünüyordu. Babaannem benden ne bulmamı istiyordu bilmiyordum. Ama ilk kez, onun yokluğunun yalnızca bir eksiklik olmadığını düşündüm. Sanki bana ardında, kapısını henüz açamadığım bir yol bırakmıştı. Yatağıma geçtim. Daha yokluğunu atlatamamışken şimdi bir de bu mektup ve bilinmezlik vardı. O gece yapabileceğim tek şey uyumaya çalışmaktı. Gerisine sabah bakacaktım. Uyumaya çalıştım. Ama gözlerimi her kapattığımda mektubun üstündeki kelimeler yeniden beliriyordu. Bank. Ağaçlar. İlk soru. Babaannem hayattayken de bazı şeyleri doğrudan söylemezdi. "Buzdolabındaki kaba bak," derdi mesela. Kapağını açtığımda içinden vişne reçeli değil, doğum günüm için sakladığı para çıkardı. Ya da "Bahçede san…