BÖLÜM ON ÜÇ: TAŞIN ALTINDAKİ İSİM
Yazar: bahar gökçe

O sabah alarm çalmadan uyandım. Odamın içi henüz tam aydınlanmamıştı. Perdenin arasından giren güneş, karşı duvarda ince bir çizgi bırakıyordu. Birkaç saniye tavana bakıp nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Sonra manastır geldi aklıma. Paslı kutu. Ezilmiş otlar. Bırakın. Telefonumu elime aldığımda Oğuz'dan gelen mesajı gördüm. On buçukta beş numara? Mesajın gönderildiği saate baktım. Yedi kırk iki. Bir süre ekrana baktım. Sonra yalnızca şunu yazdım. Olur. Telefonu yatağa bıraktım. Koridorda ilerleyip Begüm'ün kapısının önünde durdum. İki kez hafifçe vurdum. Ses gelmedi. Kapıyı araladım. Begüm yatağın içinde tamamen yorganın altına girmişti. Yalnızca saçlarının bir kısmı görünüyordu. "Begüm," dedim. Cevap vermedi. "Begüm." Yorganın altından boğuk bir ses geldi. "Öldüm." "İyi misin?" "Hayır. Çok erken." "Sekize geliyor." "İşte. İnsanların uyuması gereken bir saat." Kapıya yaslandım. "Oğuz yazdı." Yorganın altından başı çıktı. Saçları yüzüne yapışmıştı. "Ne yazdı?" "On buçukta beş numara." Begüm birkaç saniye bana baktı. Sonra yorganı üzerinden attı. "Beni neden beş dakika önce uyandırmadın?" "Az önce ölmüştün." "Ölümden döndüm." Yatağın kenarına oturdu. Bir eliyle gözlerini ovuşturdu. "Kutuyu açacağız, değil mi?" "Bilmiyorum." "Abi." "Ne?" "Bence biliyorsun." Cevap vermedim. Begüm yüzüme bakıp iç çekti. "Tamam. On dakika." Aşağı inerken mutfaktan gelen sesleri duyduk. Annemle babam konuşuyordu. Sesleri yüksek değildi ama konuşmalarındaki sertlik, kapının arkasından bile hissediliyordu. "Baban yine aradı," dedi annem. "Biliyorum." "Bu kez konuyu kapatmak için aramamış İlter. Huzurevi meselesini gerçekten araştırmış." Bir an durdum. Begüm de durdu. Babamın sandalyesinin sesi duyuldu. "Ne yapmamı bekliyorsun?" "Bir şey yapmanı beklemiyorum. Sadece onun ne istediğini dinlemeni istiyorum." "Dinlemiyor muyum sanıyorsun?" "Bazen dinlemek, hemen karşı çıkmamak demek." Babamın sesi bu kez daha yorgundu. "Babam annem öldüğünden beri evde tek başına kalmıyor, Zeynep. Her gün onun yokluğuyla kalıyor." Mutfakta kısa bir sessizlik oldu. Annem daha alçak bir sesle konuştu. "Biliyorum." "Bilmiyorsun." Babamın cümlesi sert çıkmadı. Daha çok kırılmış gibiydi. "O evde her şey anneme ait. Koltuk, mutfaktaki kavanozlar, koridordaki terlikler... Adam nereye baksa başka bir şeye çarpıyor." "Buraya gelsin," dedi annem. "Yazı bizimle geçirsin." "Bu ev de annemin evi." Bu kez sessizlik daha uzun sürdü. Begüm bana baktı. Ben de ona. Sonra mutfağa girdik. Annem bizi görünce konuşmasını kesti. Babam çay bardağına bakıyordu. Önünde telefon vardı; ekranı sönmüş olsa da az önce Veli Dedemle konuştuğunu anlamak zor değildi. "Günaydın," dedim. "Günaydın oğlum," dedi annem. Begüm sandalyeye oturmadı. Babama doğru yaklaştı. "Dede gerçekten huzurevine mi gitmek istiyor?" diye sordu. Babam başını kaldırdı. Begüm'ün yüzüne bakarken gözleri bir an yumuşadı. "Yük olmak istemediğini söylüyor." "Yük mü?" "Öyle hissediyor." Begüm dudaklarını birbirine bastırdı. "Bize mi?" "Hayır." Babam telefonunu ters çevirdi. "Daha çok kendine." Annem çaydanlığa uzandı. "İnsan çok uzun süre yalnız kalınca bazen yardım istemeyi de yük olmak sanıyor." Babam başını salladı ama bir şey söylemedi. Ben masaya oturdum. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Babaannem öldüğünden beri herkes onun yokluğunu başka bir yerinden taşıyordu. Annem yemek yaparken, Begüm balkona çıkarken, ben boş sandalyeye bakarken. Babam ise belli etmediğini sanıyordu. Belki bu yüzden daha fazla belli oluyordu. "Dedem buraya gelse," dedim sonunda, "odamı ona veririm." Babam bana baktı. "Senin odanı istemez." "Niye?" "Çünkü senin odan olduğunu bilir." Bu cevap mantıklıydı ama içimi acıttı. Begüm sandalyesine oturdu. "Yine de gelsin," dedi. "Babaannem yok diye hiç gelmemesi daha kötü." Babamın yüzünde kısa, yorgun bir gülümseme oluştu. "Bunu ona söylersin." "Ben söylerim." Annem sofraya peynir, domates ve zeytin koydu. Sonra bize baktı. "Bugün ne yapacaksınız?" Begüm hemen cevap verdi. "Elif'in fotoğraf makinesine bakacağız." Annem…