BÖLÜM DOKUZ: MUHTARLIĞIN TOZU
Yazar: bahar gökçe

Ertesi sabah, babaannemin üçüncü mektubunu üçüncü kez okudum. Her okumada başka bir cümlesi gözüme takılıyordu. İlkinde Kemal öğretmeni düşündüm. Babaannemin arkeolog olmak istediğini küçümsemeden dinleyen ilk yetişkin olduğunu. İkincisinde Caner'in adını. Üçüncüsünde ise Zeynep'i. Caner ile Zeynep. İki isim. İkisi de üniversiteden gelen kazı ekibindendi. İkisi de babaannemin hayatında, benim daha yeni fark ettiğim kadar büyük bir yer kaplamıştı. Ama mektup, sorularımı azaltmak yerine çoğaltmıştı. Kemal öğretmen neden beş numaralı evde kitaplık kuruyordu? Manastıra gelen ekip neden eski okula uğramıştı? Babaannem bu insanlarla nasıl tanışmıştı? Ve en önemlisi, bütün bunlar neden yıllarca kimsenin konuşmadığı bir şeye dönüşmüştü? Kapım iki kez tıklandı. "Uyanık mısın?" diye sordu Begüm. "Evet." Kapıyı aralayıp içeri baktı. Üstünde açık renk bir tişört, elinde de saç tokası vardı. Saçlarını toplamaya çalışıyor ama bir türlü beceremiyordu. "Bugün ne yapıyoruz?" "Mektubu okuyorum." "Onu fark ettim." Odaya girip komodinin üzerindeki kâğıda baktı. "Ama sonra ne yapıyoruz?" "Bilmiyorum." Begüm yatağımın kenarına oturdu. "Bu, normalde senin vereceğin cevap değil." "Normalde babaannem öldükten sonra mektup bırakmazdı." Bir an sustu. Sonra sesi yumuşadı. Şaka yaptığını anlamıştım. "Özür dilerim." "Bir şey yapmadın." "Biliyorum. Yine de." Mektubu dikkatlice katlayıp kitabın arasına yerleştirdim. "Elif'e gidelim," dedim. "Fotoğrafı yeniden incelemek isteyebilir." "Ece?" "Ece de gelsin." Begüm yüzünde küçük bir gülümsemeyle başını salladı. "Grup büyüyor." "Büyüsün." "Bir gün herkesin önünde 'Babaannem seksenlerde manastıra giden arkeologlara âşık olmuş olabilir,' diye anlatmazsak iyi." "Bunu sakın söyleme." "Ben mi?" Begüm elini göğsüne koydu. "Sır saklamak benim en iyi özelliğim." "Bu doğru değil." "Tamam, ikinci en iyi özelliğim." *** Eliflerin evinin önündeydik. Kapıyı iki defa tıklattım. Kapıyı açan Elif'ti. Boynunda fotoğraf makinesi yoktu. Onu ilk kez böyle görünce, sanki yüzünün bir parçası eksilmiş gibi hissettim. Saçları ensesinde toplanmış, üstünde bol bir gömlek vardı. "Girebilirsiniz," dedi. "Anneannemler balkonda." Evin içi bizimkinden farklı kokuyordu. Limon kolonyası, çay ve kapalı kalmış kitaplıkların hafif toz kokusu birbirine karışmıştı. Salondaki duvarlarda çerçevelenmiş eski aile fotoğrafları vardı. Bazılarında Elif küçücük bir çocuktu; bazılarına bakınca onun anneannesine ne kadar benzediği anlaşılıyordu. Nevin Hanım balkonda oturmuş, önündeki küçük masada domates doğruyordu. Ahmet Amca ise gazeteyi iki eliyle tutmuş, gözlüğünün üzerinden bize bakıyordu. "Günaydın çocuklar," dedi Nevin Hanım. "Gelip oturun." "Günaydın," dedik. Elif fotoğrafı çantasından çıkarmamı bekliyormuş gibi bana baktı. Kitabı açıp fotoğrafı dikkatlice masaya bıraktım. Nevin Hanımın elindeki bıçak durdu. "Bu nereden çıktı?" "Babaannemin bıraktığı kitaptan," dedim. Ahmet Amca gazeteyi indirdi. ''Ver bakayım onu bana.'' Fotoğrafı eline aldı. Uzun uzun baktı. "Eski okul," dedi. "Fotoğraftaki adamı tanıyor musunuz?" diye sordu Begüm. Ahmet Amca, fotoğrafın yırtık kenarına dikkatlice baktı. "Yüzü yok ki." "Yüzü yırtılmış ama başka bir adam var." Elif fotoğraftaki çocuklara kitap uzatan kişiyi işaret etti. "Kemal Arıkan." Nevin Hanımın gözlerinde kısa bir gölge geçti. "Kemal öğretmen," dedi. "Onu tanıyordunuz?" diye sordum. "Kasabada herkes tanırdı." Domatesleri bıraktı, ellerini peçeteye sildi. "Çocuklara kitap dağıtan genç öğretmen. Bazen okul çıkışında kapının önünde bekler, kimin ne okumayı sevdiğini sorardı. Birine macera, birine şiir, birine hayvanlarla ilgili kitap verirdi." "Elif'in anneannesi de kitap okurdu o zaman," dedi Ahmet Amca. Nevin Hanım ona bakıp gülümsedi. "Sen de okurdun." "Ben gazete okurdum." "Gazete de kitaptır." Ahmet Amca söylenecek bir şey bulamadı. Gözlüğünü düzeltti. "Babaannem, Kemal öğretmenin arkeolog olma hayalini dinlediğini yazmış," dedim. Nevin Hanımın bakışları masadaki fotoğrafa döndü. "Şaziye'nin böyle bir hayali…