3.BOZUK PLAĞIN CIZIRTISI
Yazar: busraanuryy

3.BÖLÜM: “BOZUK PLAĞIN CIZIRTISI” Başım, yanardağ misali ateşini püskürtürcesine gözlerime doğru akıyordu. Ağrıdan göz kapaklarımı açık tutacak halim yoktu. Ellerim soğuktan değil, gerginlik ve korkudan buz kesmişti. Ensemde hissettiğim serinliğin sebebi ise korkudan döktüğüm ecel terleriydi. Hayatımın hiçbir evresinde korktuğumu hatırlamıyordum çünkü bunun için yetiştirilmemiştim. Her zaman cesur, başı dik, korkusuz ve savaşçı biri olmuştum. Yaşadığım ilk korku beni direkt hayatımın dönüm noktasına bırakıp bütün zehrini hücrelerime akıttıktan sonra kaçmıştı. Ne yapacağımı şaşırmış elim kolum bağlanmıştı. O zaman o zehirle baş edecek gücüm benden çekilmişti ama aklımı başıma getirmeye yemin etmiş bir nefesle toparlanmaya beş kalmıştım. Bıraktığı enkaz çok kötüydü, sadece ilaçlarla ayakta kaldığım zamanlardan günde bir sefer içmezsem nefes alamayacak hale doğru bayır aşağı düşmüştüm. Şimdi ise yaşadığım ikinci korku benimleydi. Yine için için zehrini akıtıyordu. Bu seferi daha uzun ve sancılıydı henüz terk edip kaçmamıştı. Belki de onun yakasına yapışan nefretimdi kaçmasını engelleyen. Nefretim galip gelirse zehri de onu da yerle bir ederek yok edebilirdim. Yapabilir miydim peki gerçekten? Emin değildim. “Kardeşim,” diyebildim zorlukla. Ele vermemeye çalıştığım duygularım artık umrumda değildi. İsterse en rezil çaresiz anımı görebilirdi. Gördükten sonra bir dahaki görüşüne kadar onu öldürmüş olacaktım çünkü. “Nerede?” Elindeki kanı durdurmak için yumruk yaptı. Ayağının hemen dibinde minik de olsa bir kan gölü oluşmuştu. O kadar kesmiş miydim gerçekten? Buna zerre üzülmezken onun da canının acıdığına dair bir emare yoktu suratında sanki tek derdi yere damlayarak etrafı kirleten kanını engellemekti. “Güvende,” dedi sabit tuttuğu sesiyle. Canı yanmıyor muydu hiç? Sesinden bu asla anlaşılmıyordu. Kardeşimi düşünmem gerekirken onun aptal canı umurumda değildi. Basit bir el kesiği yüzünden ölecek değildi ya? “Benimle.” Elimi öfkeyle saçlarımın arasına sokup karıştırdım ve gülmeme engel olamadım. Deliriyor olabilirdim. Sanırım o eşik buydu. Artan gülmelerimin arasında kafası eğikken hafif kaldırıp gözlerimi üzerime dikti. Ne olduğunu anlamaya çalışmıyordu. Sanki ne olduğunu biliyordu. “Ablasını kaçırdığın bir çocuk senin gibi birinin yanında nasıl güvende olabilir söyler misin?” Gülümsememi buz gibi kestim. Saf nefretle lacivert irislerine bakarken birbirimizin sınırlarında çok kez gezeceğimizin teminatının ayan beyan orda asılı olduğunu görmek dişlerimi sıkmama sebebiyet verdi. “Söyle!” Sertçe konuşurken zerre zorlanmıyordum çünkü rol yapmama gerek kalmıyordu. Hissettiğim her şey dilimdeyken onu çıktığı yoldan döndürmem daha kolay olur diye düşünüyordum. Lakin anlaşılan bu adamın varlığı yakınımda olduğu müddetçe yanıldığımı anlamam uzun sürmeyecekti. “Otur,” dedi emir verir gibi değil de bunu söylerken kibar bir üslubu üzerine ceket niyetine giymiş gibi. “İlk önce konuşacağız.” Hırçınca kafamı iki yana salladım. Öyle hızlı tepkiler veriyordum ki başım dönüyordu artık. “Konuşma falan olmayacak. Sen bana kardeşimi vereceksin sonra da defolup gidecek ve bir daha karşımıza çıkmayacaksın!” Ağzının içinde bir şey geveleyerek yanımdan geçti. Az ileride duran füme rengi televizyon konsolunun üst çekmecesini açıp bordo renginde ilk yardım çantasını aldıktan sonra fermuarını araladı. Beni kale alması gerektiğini söylemek yerine aptal gibi hareketlerini izledim. Oturup tatlı canını güzelce sarıp pansuman yapacağını düşünürken sadece içinden çıkardığı uzun beyaz bir mendili gelişigüzel eline dolayıp yumruk yaparak avucuna hapsetti. Çekmeceyi çarpar gibi kapattı ve bana doğru döndü. Gözlerime birkaç dakika uzun uzun baktıktan sonra rahatsız olup çeken tarafın ben olmayacağını fark ettiğinde hizamdaki tekli berjere ilerleyip oturdu. Rahatlığı, konuşmayışı içimdeki öfke kazanını harlarken daha fazla dayanacak gücü kendimde bulamıyordum. Ya benimle derdi neyse konuşacak ve halledecektik ya da kardeşimi bana verecek ve defolup gidecektim onun evind…