KORSANIN LANETİ 1: GÜNAH

.

Yazar:

KORSANIN LANETİ 1: GÜNAH – Nurr kitap kapağı
KORSANIN LANETİ 1: GÜNAH – Nurr kitap kapağı

Bir avuç toprak parçası olan insan, çamuru pis olarak görüyordu. Ben... Alina. Yıllardır nefret edilen olan, oradan oraya bir çabut gibi atılan o kişiyim. Bu diyarda sevgi benim için haramdı. Ta ki onunla karşılaşınca ya kadar... Ceza olarak ıssız bir adaya sürgün edilmiştim. Belki aylar, belki yıllar önce. Zaman kavramını bile yitirmiş bir deliye dönmek üzereydim. Güneş'in altında terlemiş bir hâlde kumların arasından elime bir çakıl taşı aldım. Kuru havayı içime çekerek elimi havaya kaldırarak taşı okyanusa doğru yan bir şekilde fırlattım. Bir, iki, üç ve dördüncü kez sekti. "Sonunda!" diye sesimin çıkabildiğince bağırdım. Günlerdir bunu yapmak için çabalıyordum. Belki de tek aktivitem buydu. Sıcak kumların üzerine uzandım. Bu olanları sadece film ve dizilerde olduğunu sanardım. Hayır bu bir gerçekti. Tek başıma bir adadaydım. Buradan nasıl çıkacağımı, kurtulacağımı bilmiyordum. Belki de burada ölüp giderdim. Bir korsanı öldürmenin bedeli de belki buydu; bir adaya sürgün edilmek. Etrafta bir sürü ağaç vardı. Buradaki yiyeceklerimi ağaçlardaki meyvelerden sağlıyordum. Bazen balık tutup, ateşte pişirmeye çalışıyordum. Tabii bazılarında başarısız oluyordum. Su ihtiyacımı ilk günlerde karşılaşayamadım. Ama sonradan kumun altında gizli bir kapak olduğunu buldum. İçine girdiğimde buradaki yiyecek ve içeceklerin tarihleri geçmemiş, meyve ile sebzeler bozulmamıştı. Bundan anladığım; buraya benden başka birilerininde gelip gittiğiydi. Ama ne birini görebiliyordum, ne de bir ses duyabiliyordum. Bu en sonunda akıl sağlığımı yitirmeme neden olacaktı. Kollarımı iki yana açtım. Bakışlarım gökyüzünü bulduğunda bembeyaz bulutlar her zamanki yerini almıştı. "Alina..." Diye mırıldandım. "Yaptığına değdi mi, şimdi buradan hiç çıkamıyorsun." Okyanusta yüzmeyi denemiştim. Ama elli metreden öteye geçememiştim. Bazen bazı zararlı vahşi hayvanlar yüzünden, bazen de okyanustaki sert dalgalar yüzünden... "Lütfen... Lütfen. Beni buradan kurtar." Gözlerimi kapattım. "Her nereye gidersem gideyim razı olacağım, şikâyet etmeyeceğim. Lütfen..." Ne kadar öyle durduğumu bilmiyorum. Uzun sandığım sürenin sonunda gözlerimi açtım ve aynı anda adanın arka tarafında bir gümbürtü peyda koptu. Sırtımdan soğuk bir ürperti geçti. Hızlıca ayağa kalkarak etrafa telaşla bakındım. Hiçbir hareketlilik yoktu. Ya da ben öyle sanıyordum. Adımlarım gayriihtiyari sesin geldiği yöne doğru ilerledi. Ayak izlerim geride kalırken Omuzlarım istemsizce irkildi. Birinin olduğunu hissettim. Arkama doğru telaşla döndüm. Kimse yoktu. Kimse... Derin bir nefes alarak yeniden devam ettim. "Delirdin kızım sen iyice. Şimdi de gaipten sesler duyuyorsun." Her gün tekrarladığım kelime kesinlikle delirmekti. Büyükannem bir şeyi kırktan fazla söylersen gerçekleşir derdi. Belki de doğruydu. Ağaçların ve kurumuş çalıların arasından geçerken bir yandan da etrafı gözetliyordum. Dallar kollarımı acıtıyordu. Belki de bu benim günahımın kefaretiydi. Belki de şu ana kadar yaşadığım şeyler benim bu dünyaya gelmemin cezalarıydı. Bulunduğum ada çok büyüktü. Her geçen gün farklı bir şey görüyor ve keşfediyordum. Ama bu yeterli değildi. Biriyle konuşmak istiyordum. Günlerdir duş bile almamıştım. Adada bulunan suyla yıkansam bile farklı kıyafet ve sabun olmadan rahat ile temiz hissetmiyordum. Burada kendimden bile nefret etmeye, tiksinmeye başlamıştım.

Bölümün tamamını WritePad'de oku