(3)
Yazar: ceren polat

Gözlerim bir anlığına duvardaki kameraya takıldı. Beni izlediklerini biliyordum ama kim izlerse izlesin, burada tek bir gerçek vardı: Benim ateşimde yananlar, yeniden doğuyordu. Kapı kapandıktan sonra sessizlik daha da yoğunlaştı; metal zırhın ardında kalan tek ses, kendi nefesimdi. Onların ayak sesleri uzaklaştı, geriye yalnızca duvarların soğuk nefesi kaldı. Bir komuta anıydı bu; sesler çekilip gitmiş, geriye yalnızca kararlar kalmıştı. Eğimli bir banka oturdum, ellerimi dizlerime bastım ve bir an için gözlerimi kapattım. Neden yapıyorum hepsini? Bazen kendime soruyorum. Cevap basit ama ağır: çünkü başka seçenek yok. Geçmişim beni şekillendirdi, onlardan doğan öfke yolumu aydınlatıyor. Ama sadece öfke yetmez; onu bir plana, bir eğitim sistemine, soğuk bir disipline dönüştürmek gerek. Aksi halde biz de onların aynısına dönüşürüz. Elimi panoya götürdüm, kalın harflerle yazdığım bir notu elledim: Hayatta kalmak, diğerlerinden önce düşünmektir. O cümle bugün de doğruydu. Bugün öğrettiklerim yarın onların hayatını kurtaracak ya da onları öldürecek. Bu, benim işimdi. Dışarıda yağmur ritmini değiştirdi; tünel boyunca uzanan su damlaları metal borulara vurup kısa, keskin bir melodi çıkarıyordu. O melodi bana geçmişin yankılarını hatırlattı, laboratuvar, soğuk ışıklar, babamın uzak bakışı. Hatırlamak bazen acıya saplanmak demekti; ama hatırlamak aynı zamanda yol gösteriyordu. Derin bir nefes aldım. Karanlıkta parlayan bir hedef var önümde henüz ismi telaffuz edilmemiş, ama planlarımda yeri belliydi. Hükümet’in Kalbi. Bugün onun adı panoda küçük bir kırmızı noktaydı; çok yakımda o nokta yok olacak. Kalktım. Elleri ve yüzümü soğuk suyla yıkadım; su, kanın izlerini silmeyebilirdi ama zihnimi netleştiriyordu. Çantamda bekleyen ekipmanlarıma baktım her şey hazırdı. Onları dışarıya saldığımda, benim öğrettiklerim kalkan olacak, kılıç olacak. Ben onların korkusuydum; onlar da benim elimin uzantısı. Kapının eşiğine yürüdüm, kameraya bakıp başımı eğdim bir selam, bir uyarı. Onlar için gerekeni yapacaktım; çünkü ben Kırmızı’yım, çünkü ben Güneş’ yım. Ve gölgenin içinde adalet dağıtmak benim görevimdi... Son bir kez panoya dokundum; parmak uçlarım yazının üzerinde gezindi. Sonra yürüdüm. Dışarıdaki soğuk beni buldu. Ama hiçbir şey hissetmedim şuan aklımda olan tek şey ölümünü planladığım Hükümet’in Kalbi’ydi. Araştırmam gereken bir şeytan, beni bekliyordu. Kısa sürede evime vardım. Araştırmaya koyulmadan önce, önceki ölen pislikten kalanları temizlemeliydim. Panoda ki kağıtları temizleyip yeni kağıtları yazıcının içine koydum. Ölen mahlukatın eski bilgilerini içinde harıl harıl odunlar yanan tenekenin içine fırlattım. Bazen eski usül en iyisi oluyordu. Babamın gönderdiği bilgilerin yazıcının içinden çıkmasını bekliyordum. Çıkan bilgilere benim de ayriyeten eklediğim bilgileri, kağıda yazarak diğer bilgilerin yanına ekledim. Panom yine dolmuştu. Her zamanki gibi. Gençti hem de Hükümet’in en büyük destekçisi olmak için fazlasıyla gençti. 30 yaşında bile değildi gördüğüm kadarıyla. İlk defa bu kadar yakışıklısını öldürecektim. İlk defa bu kadar çok heyecanlanmıştım. Çünkü bu kimsesizlerin katili dışında öldüreceğim en ama en kötü kişiydi. Polat Öztürk. Öztürk ailesinin Sinem ve Sergey çiftinin tek çocuğuymuş. Annesi ve babasını uzun zaman önce kaybetmiş. Ölümleri meçhul. Ailesinin gözdesi olduğu için çok fazla eğitim almış. Sadece 7. Sınıfta okula gitmiş. O da zaten en zengin okulmuş ama bir öğrenciyi darp ettiği için okuldan çıkmak zorunda kaldığı yazıyor fakat hiç şaşırmadım ki aile minik Polat’den şikayetçi olmamış. Bir sene hariç tüm eğitimini evde özel eğitimlerle geçirmiş yurt dışında ise çok pahalı özel bir üniversitede eğitimini devam ettirmiş. Kendini çok fazla göstermemiş, göz önünde bulunmamış. Yaşı 27’ ymiş ayrıca akademik eğitim dışında da çok fazla eğitim almış ama bu eğitimlerin neler olduğu bilinmiyor. Zengin zübbesi diye düşünebilirdim tabii Hükümet’in Kalbi olmasaydı. Onların kalbini sökerek Hükümet’i etkisiz hale getirmem sadec…