(1)
Yazar: ceren polat

Ben Güneş Alaz, Alaz ailesinin kanlı veliahtı katil prensesiyim. Ben Kırmızı ‘yım. Annem Meryem’in bir zamanlar sevdiği kızı babasının gururlu sanatıydım. Yaşadıklarım şuanki Güneş’ i var etmiş artık öz babam Tahir Alaz’ın katiliydim. Güneş suretimle Hükümet’in yandaşçılarının göz bebeği Kırmızı suretimle Hükümet’e düşman olanların kahramanıyım. Ülkede Kırmızı adı verilen seri katil olarak biliniyorum ama asıl kimliğim gizli bir istihbaratın Korgeneraliyim. Ve şuan da o istihbaratın deniz altında olan karargahındayım. Denizaltının metal duvarlarından yankılanan motor uğultusu, suyun ağırlığını hissettiriyordu. Eğitim alanından gelen sert komut sesleri, yankılandıkça tavanlarda titreyen ışıkları dans ettiriyordu. Tuğgeneral, Amiral ve ben karargâhın merkez komite odasında güzergahları gözden geçiriyorduk. 4346 askerden 1500’ü hâlâ eğitimdeydi; her biri, masum oldukları halde Hükümet’in baskısı altında direnen insanlardı. O insanları biz kurtardık. Zorla değil, isteyerek bizimle yürümek istediler. Çünkü onlar artık biliyordu: gerçek düşman sınırın ötesinde değil, bu ülkenin içinde yaşıyordu. Tuğgeneral ve Amiralle komite odasında güzergahların ayarlamasını yaparken yalıtımı son derece yüksek olan demir kapının kapısı çalındı ardından diafonla ekranı bağladığımız için karşımızdaki duvara yansıyan ses ve görüntüyle üçümüz de odağımızı oraya verdik. “Ben Çavuş Anıl Yıldırım, Korgeneral Güneş Alaz’a İstihbarat tarafından görev mektubu gönderildi.” “Bölmenin içine koy. Gidebilirsin Çavuş!” Amiral konuşmuştu, ben de zaten bu tür durumlarda sessiz kalmayı tercih ediyordum. “Emredersiniz!” Baş selamını kameraya doğru gösterip gözden kayboldu. Demir kapının tek ve küçük bölmesine konulan mektubu alıp bu sefer bir farklılık olup olmadığını kontrol etmek için inceledim lakin yine aynıydı. Mektup bronz renkteyken kırık zincir sembolü olan mühür beyaz renkteydi. Mektubun sol alt köşesinde yazan siyah renkte ÖGHYM yazısıyla istihbarat tarafından gönderildiğini teyit etmiş oldum. ÖGHYM ne demek hiçbirimiz bilmiyoruz ve bunu hiç kurcalamadık çünkü sadece onların olduğunu belirten bir imza olarak görüyoruz. Bu diğerlerinin aksine benim kafamı kurcalayan bir şeydi ama bu sıralar şuan da onu kafama takamayacak kadar yoğundum. Diğerleri olarak bahsettiğim kişilerinde ÖGHYM istihbaratı kendi kimliklerini gizlemek için Yuva Örgüt’ü kurdular ve liderlerinin ben olduğumu söylemeden geçemeyeceğim... “Görev beni bekliyor bir an önce gitsem iyi olur. Amiral, Tuğgeneral!” Demirden, elmas tozlarından ve birkaç kimyasal maddeden oluşan, tasarımım olan mat siyah masanın üzerinden, beyaz beremi takıp ikisine de asker selamımı verdim. “Mareşal’e selam söyle, bir ara uğrasın özletti kendini gene.” Diyen Tuğgeneral, manevi babamın yakın bir dostuydu. Babam en üst rütbeye sahip kişilerden biri olduğu için diğer en üst rütbedeki kişiler onu bilir, tanır ve sayardı. Zaten hepsi eskiden yan yana savaştığı arkadaşlardı. Babam uzun süredir işlerini evden hallettiği için bir süredir Yuva kışlasına ve diğer kışlalara hiç uğramamıştı... “Elbette Komutanım, bildiririm.” Onlar işlerine geri dönerken ben küçük deniz altı motoruna doğru yol aldım, bu üst düzey olan bebeği ben ve birkaç mühendis birlikte yapmıştık ama tasarımından tutun birçoğu işlemcisi vs. Hepsi benim sayemde olmuştu AEA-01’e binmeden önce yetki komutasından yüzeye çıkmak için izin aldım, artık şuan tek yapmam gereken yeni görevimi düşünmek ve deniz altı motoruna binmekti. Antrenmanın yanından geçtiğimde Pamir’in askerlerimi haşat ettiğini görünce hınzır bir gülümsemeyle kapıda onları izlemeye başladım. Pamir, canım kardeşim, bir kadının tam olarak isteyeceği biriydi. Bal rengi gözleri kahverengi saçları, keskin çene hatlarına sahip biriydi boyu 195’ ti. Güçlüydü, gözü karaydı, sevdasına sahip çıkan adamın dibi diyebileceğim yegane kişilerden biri. Ben diğer işlerle uğraşırken o da Örgütümdeki askerleri eğitmekle meşgul oluyordu, ve buradan bakılınca hiçte şikayet eder gibi bir yanı yoktu aksine eğlendiği o…