4
Yazar: E K

Okul saatleri bittiğinde Felix vakit kaybetmeden sevgilisinin evine doğru yola çıkmıştı arkadaşlarıyla beraber. Sienna ile Helena'ların evi birbirine çok yakındı, Jude'un evi de onların yolu üzerinde kalıyordu. Böylece her gün beraber gelmiş oluyorlardı. Felix Helena'ya sürpriz yapmak istediği için haber vermemişti geleceğini, ancak Sienna çoktan haber uçurmuştu bile Helena'ya. Felix oraya gitmek istediğini söylediğinde ilk başta engel olmak istemişlerdi ancak bu çok dikkat çekerdi; zaten Julian yüzünden aklı karışıktı, bir de böyle yapmaları iyice tuhaf kaçardı. O yüzden Helena'ya önlem almasını söylemişti. Onlar sohbet ede ede yürürken, Helena'nın içi içini yiyordu. Babası ona kan kokusuna dayanabilmesi için bir ilaç vermişti ancak ilacın ne kadar etkili olacağını tam kestiremiyordu. Ya Felix'in kokusuna dayanamaz da ona bir şey yaparsa? Bu düşünce kanının donmasına sebep oldu. Ama bir yandan da biliyordu ki, ne olursa olsun sevgilisine asla zarar vermezdi. Buna inanmak istiyordu. Helena yatağına uzanıp tavandaki camdan masmavi parlayan gökyüzünü izlemeye başladı. Gerginliğini ancak bu şekilde azaltabilirdi. Hava güneşliydi, tabii gökyüzünü süsleyen tek tük bulutu saymazsak. Bilinenin aksine güneş vampirlere zarar vermiyordu, sadece çok sıcak havalar soğuk bedenlerini hassaslaştırıyordu o kadar. Yoksa ciltlerinin parladığı falan yoktu. Bir an öyle olsa ne olurdu diye düşündü Helena. Felix onu ışıl ışıl görse ne düşünürdü? Beğenir miydi, yoksa bir ucube olduğunu mu düşünürdü? Kendisinden korkup kaçar mıydı? Bu düşünceyle sol tarafında inanılmaz bir ağırlık hissetti. Felix'in ondan gitmesi demek Helena'nın ölmesi demekti. Tabii ki gerçek anlamda ölmezdi, ancak Felix olmadan bir hayat düşünemiyordu. Onun kokusu ciğerlerine dolmasa yaşadığını hissetmezdi, onun oksijeni sevgilisinin saçlarından yayılan kokuydu. Onu yarım gün görmemişti ama şimdiden çok özlemişti. Peki ya yarından sonra ne olacaktı? Helena kan içmediği için ölecekti, o zaman neler olacaktı? Bu düşünceleri hemen uzaklaştırdı zihninden, her zaman yaptığı gibi bu konuyu düşünmeyi reddetti. Geleceğin getireceği tüm gerçekliklerden kaçtı. O sırada sabahtan beri özlemiyle tutuştuğu bedenin geldiğini haber veren zil sesi yankılandı evin içinde. Helena hemen doğruldu yattığı yerden. Kapıyı açıp Felix'i karşılamak için odadan çıkacakken uydurduğu yalan aklına geldi. Felix onu hasta biliyordu, şimdi capcanlı karşısına geçerse şaşırırdı doğal olarak. Yaşadığı farkındalıkla yatağına geri gidip oturdu, yatağının kenarındaki kitabı eline alıp okuyormuş gibi yaptı. Çok geçmeden odasına doğru gelen merdivenlerde ayak sesleri duydu. Felix'in yaklaştığını anlayınca kalbi hızla atmaya başladı. Aslında vampirlerin kalpleri normalde hissedilmeyecek kadar az atar. Normal bir insanın yaşayamayacağı derecede az ve yavaş. Helena'nın anlayamayacağı bir şekilde Felix'in yanındayken kalp atışları hızlanıyordu. Bunu ilk hissettiğinde korkmuştu, ancak daha sonra ruh eşini bulduğu için böyle olduğunu anlamıştı. Felix, Helena'nın ruh eşiydi. Mühürlenmesi gereken kişiydi. Felix geldiğini belli edercesine kapıyı birkaç kez çalıp, onun cevap vermesini beklemeden kapıyı açmıştı. "Helena?" Felix araladığı kapıdan kafasını uzatıp odanın içine baktı. Helena onun sesiyle, sanki geleceğini bilmiyormuş gibi şaşkın bir ifade takındı. "Lixie?" Elindeki kitabı kenara bırakarak oturduğu yerde dikleşti. "Seni merak ettiğim için geldim, sürpriz yapmak istedim." dedi gözlerindeki endişeye rağmen dudaklarına bir gülümseme oturtarak. "İyi yapmışsın." diyerek sevgilisinin gülümsemesini paylaştı Helena. "Seni özledim." diye de ekledi Felix onun yanına otururken. "Çok mu hastasın? Bakayım ateşine." Felix endişeyle konuşurken elinin birisini Helena'nın alnına dayadı. Hissettiği soğuklukla kaşları çatılırken diğer elini de Helena'nın yanağına koydu. "Ateşim yok merak etme." diyerek onun ellerini yüzünden çektirdi Helena. "Ama Sienna ateşinin olduğunu söylemişti." Felix'in söyledikleriyle Helena ne diyeceğini bilemedi.…