Bölüm 1 — Yağmurdan Önce
Yazar: PERSEUS

İstanbul… Kasım ayının son günleriydi. Gökyüzü günlerdir griydi. Yağmur neredeyse hiç durmuyor, şehrin kalabalığını bile sessizleştiriyordu. İnsanlar aceleyle kaldırımlarda yürürken kimse birbirinin yüzüne bakmıyordu. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor, ama kimse gerçekten nereye gittiğini bilmiyor gibiydi. Şehrin tam ortasında, eski apartmanların arasında kalan küçük bir çatı katı dairesinin penceresinde bir adam ayakta duruyordu. Aras Demir… Elindeki kahve çoktan soğumuştu. Yağmur damlalarının camda bıraktığı izleri izlemek, son zamanlarda yaptığı en uzun işti. Odasında gereksiz hiçbir eşya yoktu. Eski bir kitaplık, koyu renk bir koltuk, küçük bir masa ve duvarda çerçevelenmiş tek bir fotoğraf… Annesiyle çekilmiş eski bir fotoğraf. Aras gözlerini fotoğrafa çevirdi. Bir anlığına gülümsedi. Sonra o gülümseme, geldiği gibi kayboldu. Masanın üzerindeki telefon titreşti. Eren arıyordu. Aras birkaç saniye ekrana baktı. Sonra telefonu açtı. “Ne yapıyorsun?” “Hiç.” “Yine evdesin değil mi?” “Evet.” “Olum kaç gündür dışarı çıkmıyorsun.” “Çıkıyorum.” “Nereye?” “Market.” Eren derin bir nefes aldı. “Sen gerçekten yaşadığını mı sanıyorsun?” Aras camdan dışarı bakmaya devam etti. “Bilmiyorum.” Telefonda kısa bir sessizlik oluştu. “Akşam sahile gel.” “Canım istemiyor.” “Tam da bu yüzden gel.” Aras cevap vermedi. Eren onu yıllardır tanıyordu. Sessizliğinin ne anlama geldiğini de… “Peki.” Telefon kapandı. Aras montunu aldı. Kapıyı kilitledi. Merdivenlerden yavaşça inmeye başladı. … Şehrin başka bir ucunda… Defne Yalın, elinde iki büyük kahve bardağıyla ofisin döner kapısından dışarı çıktı. Telefonunu omzuyla kulağı arasına sıkıştırmıştı. “Tamam anne.” “Geç kalmam.” “Kendine dikkat et.” “Tamam.” Gülümseyerek telefonu kapattı. Tam yürümeye başlayacakken yaşlı bir adamın elindeki poşet yere düştü. Meyveler kaldırıma yayıldı. Defne hiç düşünmeden eğildi. “Amca durun, ben toplarım.” Yaşlı adam mahcup bir şekilde baktı. “Kızım sen işine geç kalacaksın.” “Olsun.” Birkaç dakika sonra bütün poşetler tekrar toplanmıştı. “Allah senden razı olsun.” Defne sadece gülümsedi. “İyi akşamlar.” Yoluna devam etti. Bir kafeye uğrayıp bilgisayarını açtı. Önündeki tasarım dosyasına uzun süre baktı. Ekran açıktı. Ama aklı başka yerdeydi. Yan masada oturan genç çift kahkahalar atıyordu. Defne onları izledi. İçinden istemsizce bir cümle geçti. “İnsan bir gün gerçekten ait olduğu kişiyi bulabilir mi?” Telefonuna mesaj geldi. Melis: “Akşam çıkıyoruz. Bahane istemiyorum.” Defne hafifçe güldü. “Tamam.” … Akşam saat dokuzu geçmişti. Yağmur yeniden başlamıştı. Sahil, normal günlere göre oldukça sakindi. Dalgaların sesi rüzgâra karışıyordu. Aras elleri cebinde ağır adımlarla yürüyordu. Banklardan birine oturdu. Karşı kıyının ışıkları yağmur damlalarının arasında bulanık görünüyordu. Dakikalar geçti. Hiç kıpırdamadı. Tam ayağa kalkacakken birkaç metre ötesinden bir ses duyuldu. “Ah!” Bir kadın elindeki kahveyi düşürmüştü. Kapak açılmış, kahvenin yarısı montuna dökülmüştü. Defne… Kendi kendine söyleniyordu. “Harika… Gerçekten harika.” Aras istemsizce baktı. Defne montunu temizlemeye çalışıyor, ama daha çok dağıtıyordu. Aras cebinden küçük bir paket mendil çıkardı. Sessizce uzattı. Defne önce şaşırdı. Sonra mendile baktı. Ardından karşısındaki yabancı adama… “Teşekkür ederim.” Aras sadece başını hafifçe salladı. “Önemli değil.” Defne montunu silerken gülümsedi. “Bugün ikinci kez bir şeyleri yere düşürüyorum.” Aras istemsizce sordu. “İlki neydi?” “Moralim.” İkisi de birkaç saniye sustu. Sonra Defne kendi söylediği şeye hafifçe güldü. Aras’ın dudaklarının kenarı da çok belli belirsiz kıvrıldı. Belki de haftalardır ilk kez… Defne bunu fark etmedi. “Ben yeni bir kahve alacağım.” Arkasını döndü. İki adım attı. Sonra durdu. Tekrar arkasına baktı. “Bu arada…” Aras gözlerini kaldırdı. “Teşekkür ederim.” Aras yalnızca kısa bir baş hareketiyle karşılık verdi. Defne kalabalığın arasında yavaşça uzaklaştı. Aras ise uzun süre onun gittiği yöne baktı. Adını bilmiyordu. Kim olduğunu bilmiyo…