VIII. KURBANLAR VE CELLATLAR
Yazar: ✈︎ ✈︎

GEÇMİŞ "Aliii." dedim kelimeleri uzatabildiğim kadar, Ali en yakın arkadaşımdı ve ondan başka güvendiğim hiçbir arkadaşım yoktu. Yani daha doğrusu kimse yüzümüze dahi bakmıyordu, bakanlarda tiksirnlik dolu bakışlarını engelleyemiyordu. Kurbanlar ve Cellatlar. Kurban biz olmalıydık, çünkü bu bakışlarının ve yalnızlığın başka bir açıklaması yoktu. Her neyse, olmamalıydı da. Elindeki telefonunu beni görür görmez kapatan Ali'ye gözlerimi devirdim ve yanına oturdum. Her zamanki gibi, kantideydik. Elimdeki test kitaplarınıda masanın üzerine baktığımda, gözleri kısa bir an kaynaklara döndü. Masanın üzerindeki iki kahve dikkatimi çekmişken, bana doğru uzattı ve "Sana kahve aldım. Vay, en zorlar testler." dedi başıyla kitapları işaret ederek. "Tabii oğlum, torpilimiz yok ki sınavlardan geçelim. Köpek gibi çalışmaktan başka şansımız yok, Neyse bu sınav haftasınıda atlatacağız. Hem okulun bitmesine az kaldı. Bu arada kahve için teşekkür ederim." "Gerçekten, bir yılı daha geride bıraktık. Ama en korkunç dönem geliyor; Üniversite sınavı." alt dudağımı büzdüm. Bu yaz doğru düzgün ders çalışamayacaktım, babamın tamirhanesinde işe girip çalışacaktım. "Of, hiç hazır hissetmiyorum desem?" "Yalnız değilsin, desem?" söyledikleriye gülümseyip kahvemden bir yudum. "Üzüldüm ama," dedim kahve bardağını masaya koyarak. "11. sınıfta neden kitaplardaki gibi bir aşk yaşamadım, hani yaşayacaktım ya öfff! Hayali bile mükkemel." çocuk gibi mızmızlanırken, "Zorbalık görürken, okulun en popüler çocuğunun bizi kurtardığını düşünsene, ama benden bir üst sınıfta olsa, hiçte kötü olmazdı ya." "Biz? Hem sen zorbalanmazsın, zorbalarsın." "Yazıklar olsun." dedim sahte bir üzüntüyle. "Olsun, olsun." dediğinde yüzümü buruşturarak, bakışlarımı etrafta gezdirdim. Rüzgar Sanca'nın masasına istemsizce baktığında, "Neden yüzünü buruşturdun?" diye sordu Ali. Bir cevap vermedim, Rüzgar'a ve arkadaşlarına bakmaya devam ettim. Ders çalışıyorlardı, gözlerime inanmakta zorluk çektim. Bu beni ilgilendirmezdi, sadece herkes gibi şaşırmadan duramamıştım. "Cevap ver, benden mi tiksiniyorsun sen?" Rüzgar, elinde ki kalemi dudaklarına doğru götürürken bir soruda zorlanmış olacaktı ki, yanında oturan okul birinci daha doğrusu, "İnek." lakabını almış çocuğa gösterdi. Masada onun dışında, duran dört kişi daha vardı. Saçları çene hizasına gelen kıvırcık saçlı çocuğun adı Çetin olmalıydı, evet okul birincisiydi. Rüzgar dışında diğerleriyle pek yakın değildi. Rüzgar ise genelde Aras, Berk ve Arif ile takılırdı. Gözlem konusunda iyi olduğumu söylebilirdim. Hayatım boyunca yaptığım tek şey insanları uzaktan izlemekti. Şikayetçi değil ve kendi mağaramda mutluydum. Herkesten uzak olmak, kalabakların arasında kaybolmaktan daha huzur veriyordu. Kalabalığın içinde yalnız hissetmek, kimsenin gerçek kişiliğime, benliğime ulaşamamasıydı. Aras'ın boyu ve Rüzgar'ın arasında pek bir boy farkı yoktu. Bu yaşlara rağmen, ikisi de kalıplı ve genetikleri çok iyiydi. Rüzgar'ın dalgalı saçlarının aksine, Aras'ın düz ve asla dağıldığına şahit olmadığım saçları vardı. Burnu, kemerliydi ve üst dudağı alt dudağının aksine daha dolgundu. "Çek gözlerini, onların üzerinden!" kulağımı dolduran sesle, başımı Ali'ye çevirdim. "Efendim." kahveyi masanın üzerine sertçe bıraktığında, birçoğu masanın üzerine dökülmüştü. Kaşlarımı çattığımda, ayağa kalktı. "Ya, ne oldu?" söylediklerimi duymazdan geldi ve yüzüme dahi bakmadan bir adım attığında, "Özür dilerim, en sevdiğim arkadaşım sensin. Gel otur. Konuşalım." Durdu ve kahve bakışları üzerime kaydı. Gülümseyerek, "Hadi, hadi. Naz yapma." dediğimde omuzlarını silkerek yanıma oturdu. "Kahveyi de, döktün hep." "Senin yüzünden." "Ha?" dedim şaşırmama engel olamayarak, ben mi dökmesi gerektiğini söylemiştim. Dilimin ucuna gelen her bir kelimeyi yutarak, "Anlamadım." diye ekledim. "Boşver ya," nereden bulduğunu bilmediğim peçeteyle masanın üzerine döktüğü kahve lekelerini temizlemeye başladı. "Bu yaz tatilinde, çok ders çalışmam gerekiyor. Ama aynı şekilde paraya da ihtiyacım var…