Erimeye başlayan buz
Yazar: Sıla Dursun

Bölüm 7 – Erimeye Başlayan Buzlar Aradan iki hafta geçmişti. Kuzey’in sert kışı tüm şiddetiyle devam ediyordu. Unutulmuş Kule’ye yapılacak yolculuk, Başkahin’in isteği üzerine bahara kadar ertelenmişti. Bu süre boyunca mühürler güçlendirilecek, askerler hazırlanacak ve eski haritalar incelenecekti. Şatodaki hayat ise yavaş yavaş bir düzene oturmuştu. Ben de… Kuzey’e alışmaya başlamıştım. ⸻ Sabah erkenden şatonun kütüphanesine indim. Son günlerde eski efsaneleri okumayı alışkanlık hâline getirmiştim. Tam raflardan bir kitap alacakken uzanamadığımı fark ettim. Parmak uçlarım kapağa değiyor ama çekemiyordum. Tam pes edecekken arkamdan uzun bir kol uzandı. Kitap kolayca raftan alındı. “Düşmene iki saniye kalmıştı.” O sesi artık hemen tanıyordum. Andrew. Arkamı döndüğümde siyah üniformasının içinde her zamanki kadar ciddi görünüyordu. Ama son haftalarda fark ettiğim küçük bir değişiklik vardı. Artık bana baktığında gözleri eskisi kadar soğuk değildi. Kitabı bana uzattı. “Teşekkür ederim.” “Ne okuyorsun?” “Düşmüş meleklerle ilgili eski kayıtları.” Andrew’un bakışları kitabın kapağında gezindi. “Çoğu doğru değildir.” “Bunu nasıl bu kadar emin söyleyebiliyorsunuz?” Kısa bir sessizlik oldu. “Çünkü bazılarını ben de okudum.” İkimiz de istemsizce gülümsedik. ⸻ Kütüphaneden çıkarken koridorun taş zemini ince bir buz tabakasıyla kaplanmıştı. Dışarıdan giren soğuk hava gece boyunca zemini kayganlaştırmıştı. Tam yürürken ayağım kaydı. “Dikkat!” Düşeceğimi sandığım anda güçlü bir kol belimi sardı. Bir elim istemsizce Andrew’un omzuna tutundu. Diğer elim ise ceketinin yakasını sıkıca kavradı. Aramızdaki mesafe neredeyse tamamen kapanmıştı. Bir an boyunca ikimiz de kıpırdamadık. “Görünüşe göre…” Andrew sakin bir sesle konuştu. “…kütüphanedeki kitaplardan önce yürümeyi öğretmem gerekecek.” İstemsizce güldüm. “Ben o kadar da sakar değilim.” “Bu hafta üçüncü kez düşüyordun.” Şaşkınlıkla ona baktım. “Sayıyor muydunuz?” “Cevap vermedi.” Ama dudaklarının kenarında beliren belli belirsiz gülümseme her şeyi anlatıyordu. ⸻ Öğleden sonra Eliana beni şatonun büyük serasına götürdü. Kuzey’in sert kışına rağmen içerisi rengârenk çiçeklerle doluydu. Hayranlıkla etrafa bakarken arkamdan tanıdık ayak sesleri geldi. Andrew. “Burada olduğunuzu bilmiyordum.” “Aslında seni arıyordum.” Söylediği cümle beni şaşırttı. “Beni mi?” “Evet.” Ceketinin iç cebinden küçük, koyu mavi bir kutu çıkardı. Kutuyu bana uzattı. “Bu nedir?” “Aç.” Kutuyu dikkatlice açtım. İçinde ince gümüşten yapılmış, kar tanesi şeklinde zarif bir saç tokası vardı. Ortasında küçük mavi bir taş parlıyordu. “Ne kadar güzel…” Fısıltım kendiliğinden çıktı. Andrew bakışlarını çiçeklere çevirdi. “Geçen hafta şehirden gelen ustaya yaptırdım.” “Neden?” “Şatodaki herkes seni Kuzey’in Düşesi olarak görüyor.” “Fakat üzerinde Kuzey’i simgeleyen hiçbir şey taşımıyorsun.” Parmaklarımla tokayı dikkatlice tuttum. “Yani bu…” “Hoş geldin hediyesi.” Gözlerim büyüdü. “İki hafta gecikmiş bir hediye.” Andrew ilk kez bunu söylerken hafifçe utangaç görünüyordu. İçimde sıcak bir mutluluk yayıldı. “Takabilir miyim?” Andrew başını salladı. “Elbette.” Tokayı saçlarıma takmaya çalıştım. Ama arkasını göremediğim için bir türlü yerleştiremedim. Bir süre uğraştıktan sonra utanarak ona döndüm. “Sanırım beceremiyorum.” Andrew birkaç saniye durdu. “İzin verir misin?” Sessizce başımı salladım. Yavaşça arkamda durdu. Parmakları saçlarıma son derece dikkatli dokundu. Tek bir teli bile çekmemeye özen gösteriyordu. Kısa süre sonra tokayı yerine yerleştirdi. “Oldu.” Eliana uzaktan gülümseyerek bize bakıyordu. “Çok yakıştı, Leydim.” Andrew bana baktı. Bu kez bakışlarını kaçırmadı. “Evet.” “Sana yakıştı.” Ne tokaya… Ne de saçlarıma bakıyordu. Doğrudan gözlerimin içine bakarak söylemişti. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Tam o sırada dışarıdan kar taneleri seranın camlarına çarptı. Andrew sessizce yanıma geldi. “Bir şey göstereceğim.” “Neyi?” “Gel.” Merakla peşinden yürüdüm. Seranın arka kapısından dışarı çıktık. Şatonun arkasındaki küçük tepey…