Geçmişin gölgesi
Yazar: Sıla Dursun

Bölüm 5 – Geçmişin Gölgesi Şatoya döndüğümüzde hava çoktan kararmıştı. Kuzey Şatosu’nun kuleleri kar fırtınasının içinde zar zor seçiliyordu. Avluya girer girmez hizmetkârlar ve şövalyeler telaşla yanımıza koştu. “Dük Hazretleri!” “Leydim!” Andrew tek hareketle attan indi. Ardından bana dönerek elini uzattı. Bu kez tereddüt etmeden elini tuttum. Yere iner inmez gözlerim onun bileğine kaydı. Siyah mühür tamamen kaybolmuştu. Sanki hiç ortaya çıkmamış gibiydi. Ben de kendi bileğime baktım. Altın mühür de görünmüyordu. Ama… Hâlâ oradaymış hissini taşıyordum. ⸻ “Veronica.” Andrew’un sesi düşüncelerimi böldü. “Beni takip et.” Damian şaşkınlıkla araya girdi. “Ekselansları, Başkahin sizi bekliyor.” “Beklesin.” “Fakat—” “Önce onun güvenliğinden emin olacağım.” Damian sustu. Bu cümle yalnızca beni değil, avludaki herkesi şaşırtmıştı. Andrew kimseyi açıklama yapacak kadar önemseyen biri değildi. Ama konu bana gelince… Tereddüt etmeden karar vermişti. ⸻ Şatonun üst katındaki koridorlara çıktığımızda Andrew durdu. “Odana girdikten sonra kapıyı içeriden kilitle.” “Neden?” “Bu gece yalnız kalmayacaksın.” Kaşlarımı çattım. “Ne demek istiyorsunuz?” “Kapının önünde nöbet tutulacak.” “Buna gerek yok.” “Var.” Sesinde alışılmış o kesinlik vardı. “Azrael seni gördü.” “Artık sen de hedefsin.” Bu sözler içime buz gibi oturdu. Bir an sessiz kaldım. Sonra yavaşça sordum. “Ya siz?” Andrew bana baktı. “Ben buna alışığım.” Hiç düşünmeden cevap verdim. “Ben alışık değilim.” Andrew’un kaşları hafifçe çatıldı. “Neye?” “Sizin sürekli kendinizi tehlikeye atmanıza.” Koridor sessizliğe gömüldü. Arkamızdaki şövalyeler bile nefeslerini tutmuş gibiydi. Andrew ilk kez gözlerimin içine uzun uzun baktı. Sonra beklemediğim kadar yumuşak bir sesle konuştu. “Veronica…” “Bu benim görevim.” “Hayır.” Başımı iki yana salladım. “Göreviniz olabilir.” “Ama bu, yaralanmanız gerektiği anlamına gelmez.” Andrew cevap vermedi. Sanki ne söyleyeceğini bilmiyordu. Tam o sırada… Göğsümde hafif bir sıcaklık hissettim. Ruh bağı. Başımı kaldırıp Andrew’a baktım. O da aynı anda elini göğsüne götürmüştü. İkimiz de aynı şeyi hissetmiştik. Bu kez acı değildi. Huzurdu. Kısa sürdü. Ama ikimiz de fark etmiştik. Andrew yavaşça elini indirdi. “…Dinlen.” Tek kelime söyledi. Sonra arkasını dönüp uzaklaştı. Koridorun sonunda gözden kaybolana kadar arkasından baktım. ⸻ Aynı gece… Andrew çalışma odasına girdiğinde Başkahin onu bekliyordu. Masanın üzerine eski bir tomar açılmıştı. “Geç kaldın.” Andrew pelerinini çıkarıp sandalyeye bıraktı. “Konu ne?” Başkahin derin bir nefes aldı. “Bugün gördüğümüz şey…” “…beklediğimizden daha tehlikeli.” Andrew sessizce onu dinliyordu. Başkahin eski parşömende bir satırı gösterdi. “Yıllardır bu kısmın ne anlama geldiğini çözememiştim.” Andrew yazıya baktı. Eski dilde tek bir cümle yazıyordu. “Kader yeniden birleştiğinde, geçmiş de yeniden uyanacaktır.” “Ne demek istiyorsun?” Başkahin ağır ağır konuştu. “Veronica yalnızca ruh bağı sayesinde sana bağlanmadı.” Andrew’un bakışları sertleşti. “Devam et.” “Tapınakta gördüğü görüntüler…” “…ona ait değildi.” “Bunu biliyorum.” “Ama kime ait olduklarını biliyor musun?” Sessizlik. Başkahin cevabı kendisi verdi. “Onlar senin anıların.” Andrew’un yüzündeki ifade ilk kez tamamen değişti. “İmkânsız.” “Ruh bağı, anıları paylaşmaz.” “Normalde paylaşmaz.” Başkahin başını salladı. “Fakat bu bağ normal değil.” “Bin yıldır beklenen bağ.” Andrew pencereye yürüdü. Dışarıdaki karı izlerken yumruklarını sıktı. “Ya anılar tamamen geri dönerse?” Başkahin’in cevabı gecikmedi. “O zaman Veronica…” “…senin kim olduğunu öğrenecek.” ⸻ Aynı saatlerde… Ben yatağımda uyumaya çalışıyordum. Ama gözlerimi kapattığım anda kendimi bambaşka bir yerde buldum. Güneşli bir çayır… Gökyüzünde beyaz kuşlar… Ve uzakta bana sırtı dönük duran siyah saçlı bir adam. Yavaşça ona yaklaştım. “Affedecek misin beni?” Adamın sesi rüzgârla birlikte kulağıma ulaştı. Olduğum yerde durdum. Bu ses… Andrew’un sesiydi. Adam yavaşça bana döndü. Fakat yüzü Andrew değildi. Gözleri altın…