Mühürlü vadinin uyan
Yazar: Sıla Dursun

Bölüm 4 – Mühürlü Vadi’nin Uyanışı Tapınağın içini derin bir sessizlik kapladı. O iki kıpkırmızı göz… Hiç kıpırdamadan bize bakıyordu. Sanki bin yıldır uyuyordu da sonunda gözlerini açmıştı. Bir sonraki anda taşın içinden boğuk bir ses yükseldi. “Demek…” “…siz geldiniz.” Ses ne kadın ne de erkeğe aitti. İnsana ait olmayan, uğultuyu andıran bir tınısı vardı. Taşın üzerindeki çatlaklar hızla büyümeye başladı. Kırmızı ışık her çatlağın arasından dışarı sızıyor, tapınağın duvarlarını kana bulanmış gibi gösteriyordu. Andrew beni arkasına çekti. “Kılıcımı çekmeden yanıma gelmeye çalışma.” Başımı sessizce salladım. Siyah sis taşın etrafında dönmeye başladı. Sonra insan biçimini aldı. Yaklaşık üç metre boyundaydı. Vücudu tamamen karanlıktan oluşuyordu. Yalnızca o korkunç kırmızı gözleri seçilebiliyordu. Yaratık başını hafifçe eğdi. “Bin yıl…” “Tam bin yıldır bu anı bekliyorum.” Andrew’un sesi sertleşti. “Sen kimsin?” Yaratık yavaşça güldü. “İsmimi unutmuş olabilirsiniz.” “Ama ben sizi unutmadım.” Bakışları Andrew’a çevrildi. “Son Düşmüş Melek…” Sonra bana döndü. “Ve son Azize…” İçime istemsizce bir ürperti yayıldı. Yaratık bizi tanıyordu. Hem de adlarımızı söylemeye gerek duymayacak kadar iyi. Seraphine öne çıktı. “Azrael!” Yaratık kahkaha attı. “Demek beni hâlâ hatırlıyorsun.” “Bin yıl önce beni mühürlediniz.” “Ama hiçbir mühür sonsuza kadar dayanmaz.” Seraphine’in ışık saçan bedeni hafifçe titreşmeye başladı. “Andrew!” Genç adama döndü. “Onunla savaşmayın.” “Henüz değil.” Andrew gözlerini yaratığın üzerinden ayırmadı. “Neden?” “Çünkü henüz tamamen uyanmadı.” “Fakat şimdi saldırırsanız…” “…mührü siz kırmış olursunuz.” Andrew dişlerini sıktı. Kılıcını indirmedi. Tam o sırada boynumdaki kolye yeniden parladı. Göğsümde sıcak bir dalga yayıldı. Gözlerimin önünde bir görüntü belirdi. Yüksek bir kule… Altın renkli sayfaları olan eski bir kitap… Ve kitabın kapağında aynı sembol. Bir çift siyah ve altın kanat. Görüntü bir anda kayboldu. Nefes nefese kaldım. “Andrew…” O hemen bana döndü. “Ne oldu?” “Bir şey gördüm.” “Neyi?” “Bir kitap.” “Çok eskiydi.” “Bir kulenin içindeydi.” “Üzerinde bizim mühürlerimiz vardı.” Seraphine’in gözleri büyüdü. “Kehanet Kitabı…” “Demek yerini sana gösterdi.” Andrew ilk kez şaşkınlığını gizleyemedi. “O kitap gerçekten var mı?” “Evet.” Seraphine başını salladı. “Kehanetin ikinci yarısı onun içinde.” “Fakat…” “…onu yalnızca ruh bağı uyanan kişiler görebilir.” Azrael sıkılmış gibi iç çekti. “Ne kadar duygusal.” Bir elini havaya kaldırdı. Tapınağın zeminindeki siyah sis hızla üzerimize doğru yayıldı. Andrew hiç düşünmeden önümde durdu. Kılıcını yere sapladı. Kılıcın çevresinden siyah alevler yükseldi. İlk kez gücünü görüyordum. O karanlık alevler, yaklaşan sisi geri püskürttü. Ama aynı anda Andrew acıyla kaşlarını çattı. Ruh bağı… Acısı doğrudan bana ulaştı. Göğsüm yeniden sıkıştı. Nefes almak zorlaştı. Dizlerimin üzerine çöktüm. Andrew hemen bana baktı. “Veronica!” “Ben…” “Nefes alamıyorum…” Seraphine telaşla bağırdı. “Hayır!” “Gücünü tek başına kullanma!” “Aldığın her yara…” “…ona da geçiyor!” Andrew bunu duyduğu anda kılıcını geri çekti. Siyah alevler söndü. Göğsümdeki baskı da yavaş yavaş hafifledi. İkimiz de aynı anda derin bir nefes aldık. Azrael bunu görünce gülümsedi. “İşte bu…” “Ruh bağı.” “Biriniz güçlendikçe diğeriniz de güçleniyor.” “Fakat…” “Biriniz ölürse…” Sesi bütün tapınakta yankılandı. “…diğeri de yaşayamayacak.” Sözleri havada asılı kaldı. Andrew’un yüzü ilk kez gerçekten değişti. Siyah gözleri bana çevrildi. Ben de ona baktım. İkimiz de aynı gerçeği aynı anda anlamıştık. Bu bağ… Sadece kaderimizi değil… Hayatlarımızı da birbirine bağlamıştı. Tam o sırada tapınağın tavanından büyük bir kaya parçası koptu. Doğrudan bana doğru düşüyordu. Her şey saniyeler içinde oldu. Andrew hiç düşünmeden bana doğru atıldı. Belimden tutup beni kendine çekti. Kaya tam bulunduğum yere çarptı. Çarpmanın etkisiyle birlikte ikimiz de yere düştük. Ben, Andrew’un kollarının arasındaydım. Bir eli başımı koruyor… Diğeri ise…