Bin yıllık hikayenin
Yazar: Sıla Dursun

27 Geçmiş – Bin Yıllık Hikâyenin Başlangıcı Binlerce yıl önce… Gökyüzünün hâlâ tanrıların ışığıyla aydınlandığı, insanların mucizeleri sıradan bir gün gibi karşıladığı bir çağ… Yeryüzünün en büyük şifa mabedi, sabah güneşinin ilk ışıklarıyla altın renginde parlıyordu. Tapınağın önündeki geniş avlu, dört bir yandan gelen insanlar ile doluydu. Kimi hasta çocuğunu kucağında taşıyor… Kimi yaşlı annesini kolundan tutuyordu… Kimi ise yalnızca, bir kez olsun Işığın Tanrıçası’nı görebilmek için saatlerdir bekliyordu. Tam o sırada… Tapınağın dev kapıları ağır ağır açıldı. Avludaki bütün sesler bir anda kesildi. Mermer basamaklardan aşağı doğru genç bir kadın yürümeye başladı. Beline kadar uzanan açık platin sarısı saçları sabah rüzgârıyla hafifçe dalgalanıyordu. Üzerindeki beyaz elbisenin altın işlemeleri güneş ışığını yansıtıyor, sanki etrafında ince bir hale oluşuyordu. Yüzünde gösterişli bir ifade yoktu. Sadece insanın içini huzurla dolduran yumuşak bir tebessüm… O, Seraphine’di. Işığın ve Şifanın Tanrıçası. İnsanlar saygıyla eğilirken o, tek tek hepsine gülümsüyor, çocukların başını okşuyor, yaşlıların ellerini tutuyordu. Onun için herkes aynıydı. Bir kral da… Yoksul bir çiftçi de… Aynı değere sahipti. ⸻ Aynı dakikalarda tapınağın avlusuna siyah zırhlı bir grup atlı girdi. Öndeki genç adam atından çevik bir hareketle indi. Uzun siyah saçları omuzlarına dökülüyor, koyu renk gözleri etrafı dikkatle inceliyordu. Omzundaki siyah pelerin, göğsündeki gümüş kanat armasıyla birlikte rüzgârda hafifçe savruldu. O… Gökyüzü Muhafızları’nın en genç komutanıydı. Arnold. Yanındaki askerlerden biri alçak sesle konuştu. “Komutanım.” “Tanrıça birazdan halkı kutsayacak.” Arnold kısa bir baş hareketiyle cevap verdi. “Anlıyorum.” Doğrusu buraya gelmek istememişti. Kraliyet Konseyi, tapınağın güvenliğini sağlama görevini ona vermişti. O ise bunun gereksiz olduğunu düşünüyordu. Kim bir tanrıçaya saldıracak kadar akılsız olabilirdi ki? Derin bir nefes aldı. Tam başını kaldırdığı anda… Mermer basamaklardan inen genç kadını gördü. Zaman… Bir anlığına durmuş gibiydi. Kalabalığın sesi silindi. Rüzgâr sustu. Arnold’un gözleri, farkında olmadan Seraphine’nin üzerinde kaldı. Aklından tek bir düşünce geçti. “Bir insan… nasıl bu kadar güzel olabilir?” Hayır. Onu yalnızca güzelliği etkilememişti. Bakışlarındaki sıcaklık… Yüzündeki içtenlik… Ve etrafına yaydığı huzur… Arnold daha önce buna benzer hiçbir şey hissetmemişti. Tam o sırada… Seraphine de başını kaldırdı. Kalabalığın arasındaki siyah zırhlı genç adamı gördü. Göz göze geldiler. Sadece birkaç saniye… Ne daha fazla… Ne daha az… Seraphine’nin kalbi, açıklayamadığı bir şekilde hızlandı. Bu his yabancıydı. Hayatı boyunca sayısız insan görmüştü. Krallar… Komutanlar… Bilgeler… Ama ilk kez birinin gözlerine bakarken içinde tuhaf bir merak uyanıyordu. “Kim bu?” diye düşündü. Arnold da bakışlarını ayıramıyordu. İkisi de birbirlerini tanımıyordu. İkisi de bunun kader olduğunu bilmiyordu. Ve ikisi de… Hayatlarının sonsuza kadar değişmek üzere olduğundan habersizdi. Tam o sırada küçük bir çocuk, kalabalığın arasından koşarak Seraphine’ye doğru geldi. Ayağı taşa takıldı. Düşeceği sırada Arnold hiç düşünmeden ileri atıldı. Çocuğu yere çarpmadan yakaladı. Çocuk şaşkınlıkla ona baktı. Arnold hafifçe gülümsedi. “İyi misin, küçük savaşçı?” Çocuk başını sallayınca onu yavaşça yere indirdi. Seraphine bu sahneyi sessizce izliyordu. Gülümsemesi fark edilmeden biraz daha büyüdü. Belki de ilk kez… Kalbi, bir yabancıyı yeniden görmek istedi. Geçmiş – İlk Sohbet Küçük çocuk yere iner inmez utangaç bir şekilde Arnold’un pelerinine tutundu. “Teşekkür ederim.” Arnold diz çöküp çocuğun başını hafifçe okşadı. “Koşarken önüne de bakmayı unutma.” Çocuk mahcup bir ifadeyle gülümsedi. “Tamam.” Annesi telaşla yanlarına koşup oğlunu kucağına aldı. Defalarca teşekkür ettikten sonra kalabalığın arasına karıştılar. Arnold doğrulduğu sırada, karşısında birinin durduğunu fark etti. Seraphine… Aralarında yalnızca birkaç adım vardı. Yakından bakınca…