Giriş
Yazar: Sıla Dursun

Giriş At arabasının tekerlekleri taş yolda ağır ağır ilerlerken içeriyi yalnızca atların nal sesleri dolduruyordu. Pencerenin kenarına oturan Veronica , beyaz eldivenli ellerini kucağında birleştirmiş, dışarıdaki karla kaplı ormanları izliyordu. Yol uzundu. Kuzey’e yaklaştıkça hava daha da sertleşiyor, gökyüzü gri bulutlarla örtülüyordu. Ama Veronica’nın zihni, önündeki yolculuktan çok geçmişteydi. Annesinin son günü… Yatağın başında diz çökmüş, gözyaşlarına engel olamıyordu. Annesi, yıllarca halkın “Son Azize” diye saygıyla andığı kadındı. Onun dokunuşu hastaları iyileştirir, duaları umut olurdu. O gün ise kendi hayatını kurtaramamıştı. Titreyen eliyle Veronica’nın yanağını okşamış ve güçlükle fısıldamıştı. “Sen… Şifacı Tanrı’nın lütfunu taşıyorsun, Veronica. Bir gün benden sonra insanların umudu olacaksın.” Veronica sadece başını sallayabilmişti. Annesi ise son nefesini vermeden önce tek bir isim söylemişti. “Andrew…” “Onunla evlen. Bu, sadece iki ailenin verdiği bir söz değil… Dünyanın kaderi sizin kaderinize bağlı.” O günden sonra her şey değişmişti. Yıllar önce yapılan aile anlaşması yürürlüğe girmiş, Veronica ile Kuzey Dükü Andrew Ravenhart reşit oldukları gün evlendirilmişti. Veronica, eşini yalnızca uzaktan tanıyordu. Krallığın en genç ve en güçlü şövalyesi… Soğuk bakışlarıyla ün salmış Kuzey Dükü… Ve hakkında anlatılan sayısız efsanenin sahibi. Andrew, düşmüş melek soyunun yaşayan son varislerinden biriydi. Rivayetlere göre o soydan doğan her çocuk, dünyaya gelir gelmez kanatlarını kaybediyordu. Göklerde süzülmesi gereken kanatlar acımasızca alınır, geriye yalnızca sırtlarında silinmeyen izler kalırdı. Andrew da farklı değildi. Kanatlarını hiç kullanamadan kaybetmiş, çocukluğundan beri buz gibi bir sessizliğin içinde büyümüştü. Belki de bu yüzden kimse onun gülümsediğini görmemişti. Veronica ise şimdi, o sessiz adamın yaşadığı kuzey topraklarına gidiyordu. Bu evlilik onun seçimi değildi. Ama annesinin son vasiyetiydi. At arabası aniden yavaşladı. Dışarıdan muhafızların sesi duyuldu. “Kuzey Dükalığı’na hoş geldiniz!” Veronica derin bir nefes aldı. Kalbi göğsünde hızla çarpıyordu. Perdeyi hafifçe araladığında, karların arasında yükselen siyah taşlardan yapılmış devasa şatoyu gördü. Tam o sırada araba durdu. Kapı açıldı. İçeriye keskin bir kış rüzgârı dolarken, siyah pelerinli uzun bir adam kapının önünde belirdi. Simsiyah saçları kar taneleriyle örtülmüş, koyu gözleri tek bir duygu bile göstermiyordu. Andrew… Kocası. Veronica istemsizce nefesini tuttu. Andrew ise ona birkaç saniye baktıktan sonra soğuk ama kendinden emin bir sesle konuştu. “Yolculuğunuz uzun sürmüş, Düşes.” Ne bir tebessüm vardı. Ne de sıcak bir karşılama. Veronica o an bunun yalnızca bir evliliğin başlangıcı olduğunu sanıyordu. Oysa farkında değildi… Kırılmış kanatların yeniden gökyüzüne yükseleceği savaş, tam bu anda başlamıştı.