Kulanin kalbi
Yazar: Sıla Dursun

Bölüm 18 – Kulenin Kalbi Çanın yankısı yavaş yavaş kulenin taş duvarlarında kayboldu. Yaşlı kütüphanecinin ışıklardan oluşan bedeni de solmaya başlamıştı. “Unutmayın…” dedi sakin bir sesle. “Kule size ihtiyacınız olanı gösterir.” “İstediğinizi değil.” Bu sözlerin ardından bedeni binlerce ışık zerresine dönüşerek havaya karıştı. Kütüphane yeniden sessizliğe gömüldü. Veronica, elindeki lacivert kitaba baktı. “Onu burada mı bırakacağız?” Andrew başını salladı. “Hayır.” “Sanırım artık senin.” Veronica kitabı göğsüne bastırdı. Kapak, parmaklarının altında hafifçe ısındı. İkili, kütüphaneden çıkıp yeni açılan taş koridora yöneldi. Koridor, öncekilerden daha dardı. Duvarlara yerleştirilen kristaller artık mavi değil, gümüş bir ışık yayıyordu. İlerledikçe kulenin içindeki hava değişmeye başladı. Sanki görünmez bir güç, attıkları her adımı hissediyordu. Bir süre sonra koridor sona erdi. Karşılarında devasa, yuvarlak bir kapı yükseliyordu. Kapının üzerinde tek bir sembol vardı. Bir çift kanat… Kanatların tam ortasında ise ay şeklinde bir mühür. Veronica sembole baktığı anda göğsündeki kitap hafifçe titreşti. Aynı anda kapının üzerindeki mühür de gümüş renkte parlamaya başladı. Andrew bunu fark etti. “Demek anahtar…” Gözlerini Veronica’nın tuttuğu kitaba çevirdi. “…kitabın kendisiymiş.” Hiç kimse kapıya dokunmadan, ağır taş kanatlar iki yana açıldı. İçeriden serin bir rüzgâr esti. Odanın merkezinde, tavana kadar yükselen kristal bir sütun duruyordu. Kristalin içinde ise yavaşça dönen parlak bir küre vardı. Ay ışığını andıran beyaz bir ışık yayıyordu. Veronica istemsizce birkaç adım attı. “Ne kadar güzel…” Andrew ise tam tersini hissetmişti. Kalbi hızlanmıştı. Sanki o ışığın içinde unutmaya zorlandığı bir geçmiş saklıydı. Tam o sırada kristalin içindeki küre hafifçe titreşti. Ardından odanın tamamını dolduran yumuşak bir kadın sesi duyuldu. “Hoş geldiniz…” Veronica etrafına bakındı. “Kim konuşuyor?” “Ben…” “…bu kulenin kalbiyim.” Ses ne yaşlıydı ne de genç. Ne sıcak ne de soğuk. Yalnızca dingin… Ve kadimdi. Andrew dikkatle konuştu. “Bizi neden çağırdın?” Küre birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra ışığı biraz daha güçlendi. “Çünkü mühür zayıflıyor.” “Ve kader yeniden hareket ediyor.” Veronica anlam veremedi. “Hangi kader?” Küre doğrudan cevap vermedi. “Bunun için henüz erken.” “Ama size bir seçim sunabilirim.” Kristal sütunun önünde iki taş kaide yükseldi. Birinin üzerinde siyah bir tüy vardı. Diğerinin üzerinde ise gümüş renkli, küçük bir çiçek. Küre konuşmaya devam etti. “Her biriniz yalnızca birini seçebilirsiniz.” “Seçiminiz…” “…ileride yürüyeceğiniz yolu değiştirecek.” Andrew siyah tüye baktığında kalbinde yine o tanıdık sızı hissetti. Veronica ise gözlerini gümüş çiçekten alamıyordu. O çiçeği daha önce hiç görmemişti. Ama nedense ona dokunursa huzur bulacağını hissediyordu. İkisi de henüz seçim yapmadan önce, kulenin kalbi son kez konuştu. “Unutmayın…” “Bazen insanı değiştiren şey…” “…aldığı cevaplar değil, yaptığı seçimlerdir.” Odanın içinde derin bir sessizlik oluştu. Andrew ve Veronica birbirlerine baktılar. Kulenin kalbi sessizliğe büründü. Kristalin içindeki ışık, sabırla onları bekliyormuş gibi usulca dönmeye devam ediyordu. Veronica, gümüş çiçeğe doğru bir adım attı. Andrew ise siyah tüye bakıyordu. İkisinin de içgüdüleri farklı bir yöne çekiliyordu. “Sanırım…” diye fısıldadı Veronica. “hangisini seçmemiz gerektiğini biliyoruz.” Andrew başını hafifçe salladı. “Evet.” İlk olarak Veronica elini uzattı. Parmakları gümüş çiçeğe dokunduğu anda taçtan yayılan o tanıdık ay ışığı yeniden etrafını sardı. Çiçek yavaşça köklerinden ayrıldı. Taş kaidenin üzerinden havalanarak Veronica’nın avucuna kondu. O anda odanın içinde binlerce küçük ışık zerresi belirdi. Hiçbiri göz kamaştırıcı değildi. Aksine… Sıcak ve huzur vericiydiler. Veronica’nın aklına çocukluğunda annesinin söylediği bir cümle geldi. “Işık, yalnızca karanlığı yok etmek için değil… yol göstermek için de vardır.” Neden şimdi bunu hatırladığını bilmiyordu. Ama kalbi tuhaf bir şeki…