Mühür odası
Yazar: Sıla Dursun

Bölüm 16– Mühür Odası Yaşlı kadının sesi yavaş yavaş yankılanıp kayboldu. Odanın içini yeniden sessizlik kapladı. Veronica nefesini tuttu. “Kim… kim konuştu?” Cevap veren olmadı. Andrew, kılıcını indirmeden çevreyi dikkatle inceledi. Gözleri duvarlardan tavana, tavandan yere kayıyordu. “Bu bir ruh değil.” Veronica ona döndü. “Nasıl emin olabiliyorsun?” “Çünkü sesin içinde yaşam yoktu.” Andrew birkaç adım ilerledi. “Bu, kuleye bırakılmış eski bir kayıt.” Veronica’nın omuzları biraz gevşedi. Tam o sırada odanın merkezindeki ışık yeniden parladı. Taş zemindeki altın çizgiler birbirine bağlanarak büyük bir daire oluşturdu. Dairenin ortasında ise ince bir sütun yükselmeye başladı. Taşlar gıcırdayarak yerlerinden ayrıldı. Yüzyıllardır saklanan mekanizma yavaşça ortaya çıkıyordu. Sütun tamamen yükseldiğinde üzerinde yalnızca tek bir eşya vardı. Avuç içi büyüklüğünde, gümüşten yapılmış eski bir anahtar. Anahtarın baş kısmı iki kanat şeklinde işlenmişti. Biri beyaz… Diğeri siyahtı. Veronica istemsizce bir adım attı. “Bu…” “Dokunma.” Andrew’un sesi sertleşmişti. Veronica olduğu yerde durdu. “Neden?” “Bu kule hiçbir şeyi karşılıksız vermez.” Andrew sözünü bitirdiği anda odanın dört köşesinden taşların sürtünme sesi yükseldi. Güm… Güm… Güm… Duvarlara gömülü dört dev heykel hareket etmeye başladı. Yüzyıllardır kapalı duran taş gözleri yavaşça açıldı. İçlerinden soluk mavi bir ışık yayıldı. Veronica’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. “Heykeller…” Andrew kılıcını kaldırdı. “Koruyucular.” İlk heykel ağır adımlarla öne çıktı. Taş zemin her adımında sarsılıyordu. Fakat saldırmadı. Dört heykel de anahtarın bulunduğu sütunun çevresinde durdu. Sonra aynı anda başlarını eğerek Veronica’ya baktılar. Andrew’un kaşları çatıldı. “Bu doğru değil…” Heykellerden biri derin, yankılı bir sesle konuştu. “Şifacının varisi.” İkinci heykel devam etti. “İlk sınava hazır mısın?” Veronica şaşkınlıkla etrafına baktı. “Sınav mı?” Üçüncü heykelin sesi duyuldu. “Cesaret.” Dördüncü heykel ise tek kelime söyledi. “Güven.” Odanın ortasındaki anahtar yavaşça havaya yükseldi. Aynı anda taş kapılar büyük bir gürültüyle kapandı. Kaçış yolu tamamen kapanmıştı. Andrew gözlerini anahtardan ayırmadan alçak bir sesle konuştu. “Veronica…” “Ne olursa olsun…” “…Sadece bana güven.” Veronica ona baktı. Andrew’un yüzü her zamanki kadar sakindi. Ama gözlerinde ilk kez açıkça görülebilen bir endişe vardı. Ve o anda kulenin ilk sınavı başladı. Taş kapının kapanışıyla birlikte oda karanlığa gömüldü. Yalnızca havada süzülen gümüş anahtar ve zemindeki altın çizgiler solgun bir ışık yayıyordu. Veronica, Andrew’un yanına biraz daha yaklaştı. “Ne yapmamız gerekiyor?” Andrew gözlerini dört heykelden ayırmadı. “Bilmiyorum.” Bu cevap Veronica’yı şaşırttı. Andrew ilk kez bilmediğini açıkça söylüyordu. O anda heykeller aynı anda asalarını yere vurdu. Taş zemindeki ışıklar genişleyerek Andrew ile Veronica’yı çevreleyen büyük bir daire oluşturdu. Derin, yankılı bir ses odada duyuldu. “İlk sınavın kuralı basittir.” “Güç burada hüküm sürmez.” “Yalnızca güven.” Veronica, Andrew’a baktı. “Güven…” Ses konuşmaya devam etti. “Biriniz gözlerini kapatacak.” “Diğeri onu karanlığın içinden çıkaracak.” “Şüphe eden başarısız olur.” Bununla birlikte odanın ortasında yoğun bir siyah sis yükselmeye başladı. Sis kısa sürede bütün zemini kapladı. Artık ayaklarının altındaki taşları bile göremiyorlardı. Andrew derin bir nefes aldı. “Ben gözlerimi kapatacağım.” Veronica şaşkınlıkla ona döndü. “Sen mi?” “Evet.” “Ya sana bir şey olursa?” Andrew hafifçe başını iki yana salladı. “O zaman bu sınavı zaten geçemeyiz.” Hiç tereddüt etmeden gözlerini kapattı. Kılıcını kınına yerleştirdi ve iki elini yanına bıraktı. Artık tamamen Veronica’ya güveniyordu. Veronica’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Andrew gibi her an tetikte olan birinin, hiçbir şey göremeyecek şekilde kendini ona emanet etmesi… Bu, düşündüğünden çok daha büyük bir sorumluluktu. Tam o sırada sisin içinden alçak fısıltılar yükseldi. “Kaç…” “Ona güvenme…” “Seni yalnız…