Kırık hatıralar
Yazar: Sıla Dursun

Bölüm 15 – kırık hatıralar Taş kapı ağır bir gürültüyle açıldı. İçeriden gelen soğuk hava, Veronica’nın saçlarını hafifçe savurdu. Andrew, kapının ardındaki karanlığı uzun süre sessizce izledi. “Burada bir şey farklı.” Veronica, avucundaki gümüş anahtara baktı. Anahtar artık ışık saçmıyordu. Sanki görevini tamamlamış gibi sessizleşmişti. İkili dikkatli adımlarla yeni koridora girdi. Burası kulenin diğer bölümlerine benzemiyordu. Duvarların tamamı siyah mermerle kaplıydı. Koridor boyunca iki yanda boydan boya uzanan onlarca ayna vardı. Hiçbirinin çerçevesi aynı değildi. Bazıları gümüş işlemeliydi. Bazıları altın. Bazıları ise tamamen simsiyah taşlardan yapılmıştı. Veronica istemsizce en yakın aynaya baktı. Fakat… Kendi yansımasını göremedi. Aynanın içinde çocukluğundan bir görüntü belirmişti. Küçük Veronica, annesinin elini tutuyor, çiçeklerle dolu bir bahçede gülümsüyordu. Veronica’nın nefesi kesildi. “Anne…” Elini aynaya uzatacakken Andrew bileğinden nazikçe tuttu. “Sakın.” Veronica irkilerek ona baktı. “Orada annemi gördüm.” “Biliyorum.” “Nasıl biliyorsun?” Andrew gözlerini karşıdaki aynadan ayırmadı. “Çünkü ben de başka bir şey görüyorum.” Veronica bu kez Andrew’un baktığı aynaya döndü. Ama aynada hiçbir şey yoktu. Yalnızca Andrew’un yansıması… “O ne görüyor?” diye fısıldadı. Andrew cevap vermedi. Bakışları gittikçe sertleşmişti. Aynanın içinde yalnızca onun görebildiği bir görüntü vardı. Siyah kanatlı genç bir adam… Dizlerinin üzerine çökmüş, sırtından koparılan kanatlarına sessizce bakıyordu. Etrafındaki taş zemine siyah tüyler dağılmıştı. Görüntü bir anda kayboldu. Andrew gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. “Geçmiş…” diye mırıldandı. “İnsanın en zayıf olduğu yerdir.” Koridorun sonunda büyük, yuvarlak bir salon vardı. Salonun ortasında tavana kadar yükselen tek bir ayna duruyordu. Diğerlerinden çok daha büyüktü. Çerçevesi beyaz ve siyah kanat motifleriyle işlenmişti. İkisi de aynaya yaklaştığı anda yüzeyi su gibi dalgalanmaya başladı. Yaşlı ama güçlü bir ses yankılandı. “Geçmişini inkâr eden…” “…geleceğini taşıyamaz.” Salonun zemini hafifçe titredi. Aynanın yüzeyinde önce Veronica belirdi. Sonra Andrew. Fakat birkaç saniye sonra görüntü değişti. Artık aynada bugünkü halleri değil… Taş bir tapınağın önünde yan yana duran iki kişi vardı. Kadının uzun, altın sarısı saçları rüzgârda savruluyordu. Adamın sırtında ise görkemli siyah kanatlar vardı. İkisi de birbirlerine üzgün gözlerle bakıyordu. Veronica’nın kalbi hızlandı. “Bu… biz miyiz?” Andrew cevap veremedi. Çünkü aynı soruyu o da kendi kendine soruyordu. Tam o anda aynadaki kadın yavaşça başını kaldırdı. Sanki aynanın ötesinden Veronica’nın gözlerinin içine bakıyordu. Ve dudakları usulca kıpırdadı. “Bu kez…” “…kaderinizi yarım bırakmayın.” Sözler biter bitmez salonu kör edici bir ışık kapladı. Göz kamaştıran ışık yavaş yavaş söndü. Veronica gözlerini araladığında derin bir nefes aldı. “…Andrew?” Etrafına baktı. Ne aynalar vardı… Ne de az önce bulundukları salon. Kendilerini uçsuz bucaksız, bembeyaz taşlarla kaplı eski bir avluda bulmuşlardı. Gökyüzü altın tonlarına bürünmüştü. Rüzgâr ise garip bir sıcaklık taşıyordu. Veronica hayranlıkla çevresini incelerken Andrew olduğu yerde donup kaldı. Bu manzara… Kalbinin en derinlerinde bir yere dokunuyordu. Ama nedenini bilmiyordu. Şakaklarına keskin bir ağrı saplandı. Kulaklarında birbirine karışan sesler yankılanmaya başladı. “…Bunu yaparsan geri dönüşü olmayacak.” “…Kanatlarını sonsuza dek kaybedebilirsin.” “…Bu bedel çok ağır.” Andrew istemsizce başını tuttu. Nefesi düzensizleşmişti. Veronica hemen yanına koştu. “Andrew!” İlk kez onun yüzünde böyle bir ifade görüyordu. Acı… Özlem… Ve anlam veremediği derin bir hüzün. “İyi misin?” Andrew cevap vermeye çalıştı. Ama gözlerinin önüne yeni görüntüler düştü. Masmavi bir gökyüzü… Parlak beyaz kanatlar… Göğe yükselen ışık sütunları… Sonra… Uzun, gümüş saçlara sahip genç bir kadın. Saçları ay ışığı gibi parlıyor, en hafif rüzgârda bile dalga dalga savruluyordu. Bu kadar saf gümü…