Fısıltılar şatonun d
Yazar: Sıla Dursun

Bölüm 11 – Fısıltılar Şatonun Duvarlarını Aşarken Kütüphanedeki olayın üzerinden yalnızca birkaç saat geçmişti. Ama şatonun içinde sanki günlerdir konuşulan tek konu buydu. Koridorlarda yürüyen hizmetkârlar birbirlerine yaklaşarak alçak sesle fısıldıyordu. “Gerçekten Dük’ün üzerine mi düşmüş?” “Ben görmedim ama görenler öyle söylüyor.” “İkisi de kıpkırmızı olmuş.” “Kuzey Dükü’nün utandığını gören ilk kişiler onlar olmuş.” “Bunu duyan diğer soylular inanmaz.” Kahkahalar atmıyorlardı. Kimse buna cesaret edemezdi. Ama şaşkınlıklarını da gizleyemiyorlardı. Andrew Hawthorne… Yıllardır buz gibi duran adam… Bir kadının üzerine düşmesiyle yüzü kızarmıştı. Bu bile başlı başına bir mucize sayılıyordu. ⸻ Eğitim salonunda şövalyeler de aynı konuyu konuşuyordu. “Bence Leydi Veronica yanlışlıkla düştü.” “Yanlışlıkla mı?” “Merdivendeymiş.” “Yine de Dük onu tutmuş.” “Ben olsam çoktan yere yapışmıştım.” İçlerinden biri sessizce güldü. “O an Dük’ün yüzünü görmeyi isterdim.” Tam o sırada… Kapı açıldı. Andrew içeri girdi. Bir anda bütün sesler kesildi. Kimse nefes almaya bile cesaret edemedi. Andrew her zamanki gibi siyah üniformasıyla salona girdi. Soğuk bakışlarını tek tek üzerlerinde gezdirdi. “Antrenmana devam.” Sadece bunu söyledi. Ne bağırdı… Ne kızdı… Ne de kütüphanedeki olaydan bahsetti. Ama o kadar sakindi ki bu sessizlik herkesin daha çok gerilmesine neden oldu. Hiç kimse bir daha tek kelime etmedi. ⸻ Bu sırada Veronica, şatonun arka bahçesine çıkmıştı. Temiz hava almanın kendisini rahatlatacağını düşünmüştü. Çiçeklerin arasında yürürken mutfak penceresinden gelen sesleri duydu. “…Dük onu kollarıyla yakalamış.” “Yanakları da kıpkırmızı olmuş.” “Belki gerçekten birbirlerini sevmeye başlamışlardır.” Veronica’nın adımları durdu. “…Ne?” Kalbi bir anda hızlandı. Hayır… Bunu herkes mi konuşuyordu? Sessizce biraz daha yaklaştı. Bir hizmetçi heyecanla anlatıyordu. “Ben kendi gözlerimle görmedim ama görenler anlatıyor.” “Dük, Leydi Veronica’ya uzun süre bakmış.” “İkisi de konuşamamış.” “Ne kadar romantik…” Veronica’nın yüzü saniyeler içinde kıpkırmızı oldu. “Yok artık…” Ellerini yüzüne kapattı. “Bu… bu nasıl bu kadar büyüdü?” Utançtan nereye bakacağını bilemedi. Keşke o an gerçekten yere düşüp bayılsaydı diye düşündü. Arkasını döndü. Neredeyse koşarak şatonun içine girdi. Koridorlarda karşısına çıkan herkese başını eğerek selam verdi ama kimsenin yüzüne bakamadı. Sanki herkes biliyormuş gibi hissediyordu. Merdivenleri hızla çıktı. Odasına girer girmez kapıyı kapattı. Sırtını kapıya yasladı. “Ben bir daha o kütüphaneye gitmeyeceğim…” Yatağına yüzüstü atladı. Yastığa yüzünü gömdü. “Yer yarılsa da içine girsem…” Dakikalarca öylece kaldı. ⸻ Aynı saatlerde… Andrew çalışma odasındaydı. Önündeki belgeleri inceliyor gibi görünüyordu. Fakat gözleri uzun süredir aynı satırda kalmıştı. Kapı çalındı. “Efendim.” Sadık uşağı içeri girdi. “Şatoda küçük bir söylenti dolaşıyor.” Andrew gözlerini kaldırdı. “Söylenti mi?” “Bugünkü… kütüphane olayı hakkında.” Andrew birkaç saniye sessiz kaldı. “…Anlıyorum.” Başka hiçbir şey söylemedi. Uşak çıkınca odada yeniden sessizlik oluştu. Andrew pencereye doğru yürüdü. Dışarıda ince ince kar yağmaya başlamıştı. Aklına istemsizce Veronica’nın merdivenden düşerken şaşkınlıkla açılmış gözleri geldi. Ve ardından… Yüzünün kıpkırmızı oluşu. Fark etmeden dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Çok kısa sürdü. Bir saniyeden bile az. Sonra her zamanki soğuk ifadesi geri döndü. Fakat kendi kendine mırıldandı. “…İyi ki düşerken yaralanmadı.” Bu sözleri odada ondan başka kimse duymadı. Ertesi sabah… Kuzey Şatosu her zamanki gibi sessizdi. Kalın taş duvarların arasından süzülen solgun güneş ışığı, koridorları aydınlatıyordu. Veronica ise odasından çıkmadan önce kapının önünde birkaç saniye durdu. “Bugün… kimsenin yüzüne bakmayacağım.” Derin bir nefes aldı. Kapıyı açtı. Koridorda yürürken karşısına çıkan hizmetkârlar her zamanki gibi saygıyla eğiliyorlardı. Fakat Veronica, en ufak bir fısıltı duyduğunda bile kendisind…