Kuzeyin soğuk şatosu
Yazar: Sıla Dursun

Veronica, Andrew’un uzattığı ele birkaç saniye tereddütle baktı. Elini tutarsa, artık geri dönüşü olmayacağını hissediyordu. Derin bir nefes aldı ve elini onun avucuna bıraktı. Andrew, tek kelime etmeden onu arabadan indirdi. Avucu beklediğinden sıcaktı. Fakat o sıcaklık, yüzündeki ifadeye hiç yansımıyordu. Şatonun önünde dizilmiş hizmetkârlar aynı anda eğildi. “Hoş geldiniz, Düşes Veronica.” Veronica hafifçe gülümsedi. “Teşekkür ederim.” Nazik sesi, buz gibi havada yankılanınca hizmetkârların çoğu şaşkınlıkla birbirine baktı. Kuzey Şatosu yıllardır böyle yumuşak bir ses duymamış gibiydi. Andrew ise hiç durmadan yürümeye devam etti. “Benimle gel.” Veronica eteğini hafifçe toparlayıp peşinden yürüdü. Şatonun koridorları gri taşlarla örülüydü. Duvarlarda asılı meşaleler bile içerideki soğuk havayı ısıtmaya yetmiyordu. Tam o sırada yaşlı bir kahya onları karşıladı. “Efendim.” Andrew kısa bir bakış attı. “Düşes’in odası hazır mı?” “Her şey hazır, Ekselansları.” “İyi.” Andrew arkasını dönmeden konuştu. “Dinlen. Akşam yemeğinde görüşeceğiz.” Veronica şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Bu kadar mıydı cidden? Arkasından bakakaldım oysa hiç teredüt etmeden yürümeye devam etti Bakışlarımı yeniden odama çevirdim Neyseki ayrı odalarda kalıyorduk Bunada şükür Kahya “leydim herhangi bir şeye ihtiyacınız olursa çalışanlara yada bana sorabilirsiniz Yanındaki iki genç kızı gösterdi Bana doğru eğilerek konuşmaya başladılar Kahve rengi saçlı yeşil gözlü hafif çillere sahip kız konuşmaya başladı “Leydim.” Kahverengi saçlı, yeşil gözlü ve yanaklarına serpiştirilmiş hafif çilleri olan genç kız zarifçe eğildi. “Benim adım Eliana. Bundan sonra kişisel hizmetinizle ben ilgileneceğim.” Yanındaki sarı saçlı, mavi gözlü genç kız da gülümseyerek eğildi. “Ben de Livia. Size hizmet etmek benim için büyük bir onur.” İkisine de sıcak bir tebessüm ettim. “Livia ve Eliana demek “.diye mırıldandım ikiside normal hizmetçilere kıyasla oldukça güzeldiler. “Memnun oldum. Ben de sizinle tanıştığıma sevindim.” Sözlerim üzerine ikisi kısa bir an birbirlerine baktılar. Sanki böyle bir karşılık beklemiyorlardı. Eliana şaşkınlığını gizleyemedi. “Leydim… Bize ismimizle hitap ettiniz.” Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. “Bunda şaşıracak ne var?” Livia utangaç bir gülümsemeyle cevap verdi. “Soylu hanımlar genelde hizmetkârların isimlerini öğrenmez. Çoğu bizi sadece ‘sen’ diye çağırır.” İçimde hafif bir sızı oluştu. “Ben öyle biri değilim.” İkisi de başlarını eğerek teşekkür etti. Eliana odanın kapısını açtı. “İsterseniz odanızı göstereyim.” İçeri adımımı attığım anda nefesim kesildi. Oda beklediğimden çok daha büyüktü. Yüksek tavan, devasa şömine, koyu renk ahşap mobilyalar ve tavandan yere kadar uzanan uzun pencereler… Her şey görkemliydi. Ama aynı zamanda… Soğuktu. Kuzey’in sertliği odanın her köşesine sinmiş gibiydi. Pencereye doğru yürüdüm. Dışarıda kar yavaş yavaş yağmaya başlamıştı. Beyaz örtü, şatonun avlusunu sessizce kaplıyordu. “Ne kadar güzel…” Fısıltımı duyan Livia yanıma geldi. “İlk kez kuzeyi mi görüyorsunuz, Leydim?” “Evet.” “Elbette zamanla alışırsınız.” Tam o sırada avludan metalin metale çarpma sesi yükseldi. Merakla aşağı baktım. Bir grup şövalye eğitim yapıyordu. Ortalarında ise tek bir adam vardı. Andrew. Siyah saçları rüzgârda hafifçe savruluyordu. Üzerinde sabahki resmi kıyafetleri yoktu. Sadece koyu renk eğitim giysileri giymişti. Kılıcını öyle bir hızla savuruyordu ki karşısındaki üç şövalye aynı anda geri çekilmek zorunda kaldı. Birkaç hamle sonra üçünün de kılıcı yere düştü. Avludaki herkes sessizleşti. Andrew kılıcını tek hareketle kınına yerleştirdi. Ne zaferini kutladı… Ne de rakiplerine baktı. Sanki yaptığı şey onun için sıradan bir günün parçasıydı. “Eliana…” “Buyurun, Leydim?” “Dük Hazretleri her gün böyle mi çalışıyor?” Eliana derin bir nefes verdi. “Evet.” “Sabah gün doğmadan başlar.” “Gece geç saatlere kadar da durmaz.” “Şatodaki askerlerin hiçbiri onu savaşta yenemedi.” Bakışlarım istemsizce yeniden Andrew’a kaydı. İnsanlar onun hakkında ‘Kuze…