Tozlu Rafların Arkası
Yazar: Gürkan koparan

Bayrampaşa Emniyeti’nin bodrum katındaki arşiv, Şevki için bir sığınaktı. Yukarıdaki telsiz gürültüsünden, amirlerin siyasi baskılarından uzak, İstanbul’un işlenmiş tüm günahlarının kağıda dökülmüş haliydi burası. Şevki, sabaha karşı dörde doğru arşivin ağır demir kapısını açtı. İçerisi rutubet ve eski kağıt kokuyordu. Masasının üzerindeki yeşil abajuru yaktı. Cebinden çıkardığı not defterini açtı; olay yerinde kendi eliyle çizdiği o üçgen sembolü lambanın ışığına doğru tuttu. Hafızası onu hiçbir zaman yanıltmazdı. Bu sembolü daha önce görmüştü. Çok uzun zaman önce, mesleğinin ilk yıllarında... Hırpalanmış, sararmış klasörlerin arasında parmaklarını gezdirdi. 1990’lar... 2000’lerin başı... Sonunda aradığı o kalın, üzeri kalın bir toz tabakasıyla kaplı dosyayı çekip çıkardı. Dosyanın üzerinde kırmızı mürekkeple tek bir kelime yazıyordu: "KIRIK AYNA OPERASYONU - 2004" Dosyayı masaya koyup açtı. Sayfaları çevirdikçe Şevki’nin göz bebekleri büyüdü. 22 yıl önce, yine İstanbul’un farklı semtlerinde (Balat, Hasköy ve Üsküdar) tıpkı bu çocuk gibi pijama yatağından kaçırılmış, şakaklarında aynı geometrik sembolle bulunmuş üç çocuk vakası vardı. O dönem davanın üzeri "faili meçhul" denerek aniden kapatılmış, dosya buraya gömülmüştü. Tam o sırada dosyanın arasından sararmış bir gazete kupürü düştü. Kupürde, o dönem davayla ilgilenen ama sonradan akıl hastanesine yatırılan eski bir başkomiserin şu sözü manşet yapılmıştı: "Onlar çocukları öldürmüyor, içlerindeki bir şeyi alıp bedenlerini çöpe atıyorlar." Şevki derin bir nefes aldı. Dosyadaki eski bir fotoğraf dikkatini çekti. 2004'teki kurbanlardan birinin cebinden çıkan küçük bir kartvizit. Üzerinde sadece bir adres yazıyordu: "Zeytinburnu'nda eski bir iplik fabrikası." Şevki tam bu eski ipucunun üzerine çökmüşken, arşiv odasının kapısı aniden çalındı. Gelen asistanıydı ve yüzü kireç gibiydi.Asistanı, elindeki tabletle içeri girdiğinde kapıyı kapatmayı unuttu. Nefes nefeseydi, Bayrampaşa Emniyeti'nin bodrum katındaki o soğuk havaya rağmen alnından terler süzülüyordu. "Şef..." dedi, yutkunarak. "Çocuğun kimliği... Sistemde eşleşme yakaladık. İnanamayacaksınız." Şevki masasındaki yeşil abajurun ışığını tablete doğru çevirdi. Ekranda parlayan çocuk fotoğrafının hemen yanında, babasının adı ve unvanı yazıyordu: Harun Soykan . Şevki’nin eli gayriihtiyari sigara tabakasına gitti ama bu sefer sigarayı yakmadı, sadece parmaklarının arasında ezdi. Harun Soykan, sadece İstanbul’un değil, tüm ülkenin lojistik ve teknoloji ağını elinde tutan, siyaset üstü, dokunulmaz bir iş adamıydı. Ama Şevki’nin zihninde şimşekleri çaktıran asıl şey başkaydı. 2004 yılındaki o üstü kapatılan "Kırık Ayna Operasyonu" dosyasını hızla geriye doğru çevirdi. Dosyanın "Şüpheliler/İfade Verenler" kısmında, o zamanlar henüz genç bir girişimci olan Harun Soykan’ın da adı geçiyordu. O dönem, kaçırılan çocuklardan birinin babasının holdinginde temizlik görevlisi olarak çalıştığı yazıyordu. Şimdi ise kurban, bizzat Soykan'ın kendi oğluydu. "Soykan ailesine haber verildi mi?" diye sordu Şevki, sesindeki efsanevi soğukkanlılığı korumaya çalışarak. "Hayır şef, emir buyurduğunuz gibi önce size getirdim. Ama Harun Soykan’ın koruma müdürü yarım saat önce Bayrampaşa Emniyeti’ni aramış. Çocuklarının yatak odasından gece yarısı, arkasında hiçbir iz bırakmadan kaybolduğunu ihbar etmişler. Kameralar kör noktaya alınmış, alarm sistemleri çökertilmiş." Şevki ayağa kalktı. Pardösüsünü omuzlarına geçirdi. Önünde iki çok kritik yol vardı. 22 yıllık bu karanlık sarmal, şehrin en tepesindeki adamın evine kadar uzanmıştı. Şevki, elindeki tableti asistanının göğsüne doğru hafifçe itti. Yüzündeki amansız ifade, Bayrampaşa Emniyeti'ndeki herkesin çok iyi bildiği o "av başladı" ifadesiydi. "Şef, Soykan malikanesine arabayı hazırlatıyorum?" dedi asistanı heyecanla. "Gerek yok," dedi Şevki, sesini iyice alçaltarak. "Sen burada kalıyorsun. Harun Soykan’ın koruma müdüründen gelen ihbarı resmi kayıtlara geçir ama adli tıp raporu çıkana kadar…