İplerin Kopuşu
Yazar: Cemrenur Top

Rüzgar, deniz yamacındaki yüksek kayalıklara çarptıkça Alya’nın yüzünü yalayan dondurucu bir sprey bırakıyordu. Aşağıda, zifiri karanlığın içinde kudurmuş gibi siyah kayaları döven dev dalgalar, gürültüyle beyaz köpükler çıkararak geri çekiliyor, ardından daha büyük bir hırsla tekrar kıyıya vuruyordu. Gece, Alya’nın vicdanı kadar karanlık ve soğuktu. Alya uçurumun tam uç noktasına geldiğinde adımları durdu. Ayakkabısının burnundan kayan birkaç küçük taş parçası, metrelerce aşağıdaki o karanlık boşluğa yuvarlanıp suyun içinde iz bırakmadan kayboldu. Cebindeki telefon hafifçe, ama o tanıdık ritimle titredi. Alya titreyen parmaklarıyla son bir kez ekranı aydınlattı. Tarikatın o kan kırmızısı labirent simgesi, sanki onu aşağıya, o zifiri karanlığa davet eden dev bir göz gibi ekranın ortasında parıldıyordu. Ekranda son bir mesaj belirdi: "Sözümüz söz Alya. Sen atladığında ailen güvende, borcun ödenmiş olacak. Huzura hoş geldin." Alya mesajı okuduktan sonra telefonu bir an bile tereddüt etmeden rüzgarın kollarına bıraktı. Cihaz, kayalıklara bile çarpmadan doğrudan karanlık suların içine gömüldü. Artık o dijital tasmadan kurtulmuştu. Zihninde Eren’in okul bahçesinde yankılanan o sert, çaresiz sesi belirdi bir an: "Seni kukla yapmışlar..." Eren haklıydı. Ama Alya için bu saatten sonra bir yenilgi değil, bulabildiği tek ve en kesin çıkış yoluydu. Ailesini düşündü; annesinin o mis kokusunu, babasının gözlerindeki o gururlu bakışı, dayısının o ölümün eşiğinden kurtulan canını... Onların bu sahte, kirli dünyada hiçbir şeyden habersiz, güvende kalması için verebileceği tek bir şey kalmıştı: Kendi hayatı. Eğer bu, tarikatın oynadığı kanlı bir kukla oyunuysa, iplerini kendi eliyle kesmenin tek yolu bu uçurumdan atlamaktı. Gözlerini yavaşça kapattı. Göğsündeki o haftalardır süren, nefesini kesen ağır baskı, dondurucu rüzgarın yüzünü teğet geçmesiyle birlikte yerini garip, hafifletici bir kabullenişe bıraktı. Ağlamıyordu artık. Yanaklarında kuruyan gözyaşı izleri rüzgarla yakıyordu tenini. Dudaklarının kenarında kırık ama huzurlu bir tebessüm belirdi. Artık ne tarikatın o zehirli sessizliği onu canlı canlı yiyecekti ne de "Ben ne yaptım?" diyen o içindeki amansız vicdan azabı. Derin, son bir nefes aldı. Akciğerlerini deniz kokusuyla doldururken içindeki o son insani korkuyu da o nefesle birlikte dışarı üfledi. Ve adımı attı. Ayakları boşluğa bastığı an, zaman birden yavaşladı. Rüzgarın o uğultulu sesi kulaklarından çekildi, her şey derin bir sessizliğe büründü. Alya, karanlık gökyüzü ile köpüren suların arasında, saniyeler süren o sonsuz düşüşün tadını çıkararak süzüldü. Bedenini buz gibi, devasa bir dalga şiddetle karşıladı. Akciğerlerine dolan o tuzlu soğuklukla birlikte zihnindeki tüm o karmaşa, korku ve fısıltılar tek bir anda karardı. Zihnindeki gürültü tamamen sustu. Alya özgürleşti. GÜNÜMÜZ... Güneş, deniz yamacının üzerindeki sisli kayalıklara soluk, cılız bir ışık düşürüyordu. Polis araçlarının ve ambulansın mavi-kırmızı tepe lambaları, olay yerini çevreleyen sarı şeritlerin üzerinde ritmik ve soğuk bir şekilde parlıyordu. Olay yerindeki memurların telsiz sesleri, dalga seslerine karışıyordu. Eren, sarı emniyet şeridinin iki metre gerisinde, elleri siyah kapüşonlusunun ceplerinde öylece kaskatı duruyordu. Bakışları, kayalıkların dibinde dalgaların sürüklediği ve kıyı emniyeti ekiplerinin binbir güçlükle kıyıya çıkardığı o cansız bedendeydi. Rüzgar Alya'nın ıslak saçlarını yüzüne yapıştırmıştı. Eren'in gözlerinden tek bir damla yaş süzüldü ve çenesinden süzülüp ıslak toprağa düştü. Alya başaramamıştı. O ipleri koparamamış, tarikatın ona sunduğu o sahte "huzur" illüzyonuna teslim olmuştu. Bir hiç uğruna kendi canından vazgeçmişti. Tam o sırada, Eren cebindeki telefonun hafifçe ısındığını hissetti. Hiçbir titreşim ya da ses yoktu ama cihaz cebinde sessizce aydınlanmıştı. Eren titreyen eliyle telefonu çıkardı. Ekrandaki siyah labirent simgesinin altında, Alya’nın siyah bir ceset torbasına konuluşunu izleyen Eren’e hitaben…