Tehlikeli Durgunluk
Yazar: Cemrenur Top

10 Gün Önce... Telefon günlerdir çalmıyordu. Alya, cebinde patlamaya hazır bir bomba taşıyormuşçasana her saniye titremesini beklediği o siyah ekrana bakmaktan gözleri yorulmuş halde günleri deviriyordu. Melis’in okuldan gidişinin, dayısının o mucizevi bir şekilde ayağa kalkıp eve dönmesinin üzerinden iki haftadan fazla zaman geçmişti. Ama uygulamadan tek bir bildirim, tek bir görev, tek bir fısıltı bile gelmemişti. Siyah labirent simgesi, sanki sıradan, ölü bir uygulama ikonu gibi telefonun menüsünde öylece duruyordu. İlk birkaç gün bu durum Alya’ya mucizevi bir özgürlük, sığınacak bir liman gibi gelmişti. Sabahları neşeyle uyanıyor, annesinin hazırladığı sıcak kahvaltıyı yapıyor, dayısıyla kapının önünde ayaküstü gülüşerek sohbet ediyor ve okula yürüyordu. Hayat, o tekinsiz kasırgadan önceki gibi sakin, pürüzsüz bir akışa teslim olmuş gibiydi. Ama günler geçtikçe bu sessizlik, tarikatın verdiği en kanlı, en ağır görevden bile daha yıpratıcı bir işkenceye dönüştü. Çünkü belirsizlik, bir insana verilebilecek en büyük cezaydı. Alya kendi zihninin içinde devasa bir savaş başlatmıştı. Bir tarafı, "Bitti işte, istediklerini aldılar ve seni bıraktılar. Artık özgürsün, ailene bak, dayın yanında, okulun huzurlu... Tadını çıkar," diye fısıldayarak onu teselli etmeye çalışıyordu. Ama içindeki o tekinsiz, karanlık taraf hemen cevabı yapıştırıyordu: "Hiçbir şey bedava değildir. Seni sadece izliyorlar. Ne kadar bağlanırsan, ne kadar 'iyiyim' dersen, o kadar büyük bir şey isteyecekler." Bu iç savaş Alya’yı günden güne odasının zifiri karanlığında yutuyordu. Ders sırasında sırtında soğuk bir bakış hissediyor, irkilerek arkasına dönüyordu. Koridorda adımlarını hızlandırıyor, caddede yanından geçen siyah camlı her araca şüpheyle bakıyordu. Aynaya her baktığında, parmağındaki o küçük kesik izini görüyor ve "Ben ruhumu sattım, bu huzur çalıntı" gerçeğiyle yüzleşiyordu. En kötüsü de okuldu. Melis’in gidişiyle sınıftaki o zorba hava tamamen dağılmıştı. İnsanlar Alya’ya artık acıyarak ya da ezerek bakmıyordu. Hatta sıradan bir şekilde selam veriyor, ders notlarını soruyor, onu öğle yemeğine davet ediyorlardı. Hayatında ilk defa "kabul görmüş", sıradan bir lise öğrencisi olmuştu. İstediği her şeye kavuşmuştu. Ama her gülümsemenin, her sakin günün arkasında kendi kanıyla ödediği o kirli bedelin olduğunu bilmek, onu için için çürütüyordu. Kendi masumiyetine savaş açmıştı ve kazandığı bu zafer zehirliydi. Bir öğleden sonra okul çıkışında, kütüphanenin en arka masasında tek başına otururken telefonunu çıkardı. Parmağı o geometrik labirent simgesinin üzerinde uzun süre tereddüt etti. Titreyen parmaklarıyla uygulamayı basılı tuttu. Ekranda o küçük, kırmızı renkli "Uygulamayı Sil" butonu belirdi. Alya'nın kalbi göğsünü delercesine çarpmaya başladı. Kalemi tutan eli gibi titriyordu. "Sil ve bitsin. Bu kabusu hayatından at," dedi kendi kendine. Parmağını butona doğru yaklaştırdı. Tam dokunacağı an, zihninde dayısının hastane yatağındaki o bembeyaz yüzü belirdi. Ardından babasının "Kızım sayesinde" derken gözlerinde beliren o gurur... Elleri buz kesti. Yüreğindeki o ilkel, devasa korku parmağını geriye çekti. "Ya silersem dayımın hastalığı bir gecede geri dönerse? Ya verdikleri her şeyi, bu sahte huzuru bir anda kanla geri alırlarsa?" Alya telefonu masaya bıraktı ve yüzünü ellerinin arasına alıp sessizce hıçkırdı. Zihnindeki savaşı kaybetmişti. Tarikat ona yeni bir görev vermiyordu çünkü zaten vermesine gerek kalmamıştı. Alya’yı kendi vicdanının, kendi korkularının ördüğü o görünmez hapishaneye çoktan kapatmışlardı. Onların bir şey yapmasına gerek yoktu; Alya kendi şüphesiyle, kendi suçluluk duygusuyla kendini her gün biraz daha tüketiyordu. Kütüphaneden çıkıp eve doğru yürürken gökyüzü griye kesmiş, şehir üzerine ince bir yağmur bırakmaya başlamıştı. Alya ıslanan saçlarını umursamadan adımlarını yavaşlattı. Tarikatın sessizliği bir lütuf değildi; bu, insanı içten içe kemiren zehirli bir huzurdu. Ve Alya o fırtınanın ne zaman kopacağını bilmed…