Kısa Huzur
Yazar: Tufan Korkmaz

Sabah güneşi Gölbaşı’nın sokaklarına ağır ağır yayılıyordu. Fırınlardan yükselen sıcak ekmek kokusu, kahvehanelerden taşan çay buharına karışıyordu. Bir esnaf kepengini açarken, birkaç sokak ötede çocuklar bisikletleriyle boş caddeleri arşınlıyordu. Ankara’nın gürültüsüne yalnızca birkaç kilometre uzaklıkta olmasına rağmen, burada zaman biraz daha yavaş akıyordu.Karargâhın ağır demir kapısı usulca aralandığında, sekiz kişilik ekip peş peşe bahçeye çıktı. Günlerdir operasyon odaları, brifing salonları ve silah sesleri arasında sıkışıp kalan insanlar, ilk kez sıradan bir günün içine karışacak olmanın tuhaf sessizliğini yaşıyordu.Karan en önde yürüyordu. Kolları dirseğine kadar kıvrılmış siyah gömleği ve siyah kumaş pantolonuyla her zamanki kadar sade görünüyordu. Gösterişten uzak duruşu, kalabalığın içinde bile fark edilmesini engellemiyor; aksine daha belirgin hâle getiriyordu.Arkasından çıkan Gökçe ise açık bej tonlarında, kolları hafif sıvanmış keten bir gömlek ve koyu renk yüksek bel kumaş pantolon giymişti. Beyaz spor ayakkabıları taş döşeli bahçe yolunda sessiz adımlarla ilerlerken, omuzlarına bıraktığı saçları rüzgârın etkisiyle hafifçe savruluyordu. Sert bakışlarının yerini, uzun zamandır görülmeyen dingin bir ifade almıştı.Esra her zamanki gibi enerjisini gizleyemiyor, Kardelen’le sohbet ederek yürüyordu. Haktan ile Yaman çoktan kendi aralarında bir muhabbete dalmış, bahçe kapısına varmadan birbirlerini güldürmeyi başarmışlardı. Hazar ise elleri cebinde, çevreyi sessizce izlemeyi tercih ediyordu. Selim, ekibin arasına yeni katılmış olmanın verdiği yabancılıkla birkaç adım geriden geliyordu.Bahçe kapısından çıktıklarında Ankara’nın serin rüzgârı yüzlerine çarptı. Karargâh arkalarında kalırken, karşılarında bambaşka bir dünya uzanıyordu. Sokaklarda çocuk sesleri yükseliyor, fırından yeni çıkan ekmek kokusu rüzgâra karışıyor, esnaf dükkânlarının kepenklerini birer birer açıyordu. Birkaç yaşlı adam kahvehanenin önünde çaylarını yudumlarken, uzaktan geçen traktörün sesi sabahın sessizliğini kısa süreliğine bölüyordu.Operasyonlardan dönen insanlar için bu manzara, en az girdikleri çatışmalar kadar yabancıydı.Gökçe yürürken omzunu hafifçe Karan’ın omzuna değdirdi.“Bugün kimseyi kovalamıyoruz.”Karan gözünü yoldan ayırmadan belli belirsiz gülümsedi.“Şimdilik.”Gökçe başını iki yana salladı.“Bir gün de normal insanlar gibi dolaşmayı dene.”“Deniyorum.”Aldığı cevap kısa olsa da Gökçe’ye yetmişti. Dudaklarının kenarı istemsizce yukarı kıvrılırken ekip, Gölbaşı’nın sokaklarına doğru ağır adımlarla yürümeye devam etti.“Karan şurada bir şeyler içelim.” Dedi Gökçe. Sesinde bariz bir heyecan vardı.“Tamam, siz geçin ben lavaboya gidip geleceğim.”Karan ağır adımlarla kafenin tuvaletine doğru ilerledi. Merdivenlerden çıkarken duvarlara asılan işaretler sağa dönmesi gerektiği yönündeydi. Karan sağa döndüğünde lavabonun kapısını iki kez tıklattı. İçeriden ses gelmiyordu. Etrafı kolaçan ettikten sonra içeri girdi ve silahının emniyetini kapattı. Hazır hale geldiğinden emin olduğunda ise tekrardan beline koyarak lavabodan çıktı. Merdivenleri sakince indiğinde, ekibi üzerinde dört yazan bir masada oturmuştu. Gökçe’nin yanınds Hazar vardı. Diğer tarafında ise Esra oturuyor, herkesten fazla konuşarak tüm ekibin canına okuyordu.“Ama bugün daha ilginç hissettiremezdi.”Esra uzun zaman sonra gerçekten gülüyordu. Keza Gökçe de öyleydi. Ancak Kardelen yine sessizdi.“Ne yiyoruz peki?” dedi Hazar.Karan menüyü inceliyordu.“Amirim karar verdiniz mi?”Karan menüden gözlerini kaldırarak hafifçe Haktan’a dikti.“Amirim değil.”“Pardon abi.”Karan’ın bakışı üzerinden gitmemişti.“Sivil durumdayız şuan.”Haktan başıyla onayladığında garson masaya doğru yanaştı. Uzun boylu ve tertemiz bir yüzü vardı. Üniversite öğrencilerinden olmasının yanı sıra, hiç sakalı yoktu.“Ne almak istersiniz?” diye sordu. Renkli gözleri ve ince vücudu naif bir kişiliği olduğunu gösteriyordu.Gökçe, Esra ile menüyü kontrol ediyor, Hazar ise sipariş veriyordu.“Ben aç değilim, sadece bir filtre k…