6. Bölüm: Lyubimaya
Yazar: Şevval Nur Aydın

“Herkesin bir umudu vardır, Bir savaşı, Bir kaybedişi, Bir acısı, Bir yalnızlığı, Bir hüznü... Çünkü herkesin bir gideni vardır... İçinden bir türlü uğurlayamadığı...” (Turgut Uyar) ------- Gözlerimi aralamamla ışığın gözümü alması bir oldu. Işığa alışmak için uzunca bir süre gözlerimi kırpıştırdım. Kendime geldiğim an gördüğüm ilk şey tavandaki kristal sarkıt avize oldu. Avize evimize ait değildi. Bunu anladığım an kafamda o malum soru yankılandı: Peki ama ben şu an neredeyim? Başımı çevirip içinde bulunduğum odayı incelemek istediğim sırada sol tarafımdaki tekli koltukta oturan adamla göz göze geldim. Mavi gözleri benimkilerle buluştuğu anda dudaklarında hakimiyet kuran gülümsemeyi bastırmakta zorlandığını fark ettim. İçi içine sığmıyormuş gibi heyecanlıydı. Elindeki defterin kapağını yavaşça kapattığı sırada, “Kimsin sen?” diye sordum. İlk başta cevap vermedi bana. Defterini ve kalemini özenle komodinin üzerine yerleştirdi sadece. Bense inatla, “Kimsin sen?” diyerek sorumu yenilemeyi tercih ettim. Sabırsızlığım karşısında dudaklarından kinayeli bir kıkırtı döküldü. Yattığım yerden doğruldum. Bacaklarımı yataktan sarkıtıp delici kehribar gözlerimi tahammülümün olmadığını ona göstermek istercesine onunkilere diktim. “Sana kim olduğunu sordum,” dedim hiddetle. Koltuğuna iyice yerleşti. Bana bakmayı sürdürdü. En sonunda sessizliğini bozmaya niyet etmiş olacak ki, “Kim olduğum senin için önemli mi?” diye sordu. Bu sefer sorusu cevapsız bırakılan taraf o oldu. Ayaklarım yere bastı. Ayağa kalkıp odadan çıkmak istediğim o anda aniden başım döndü. Düşecek gibi olduğumu gördü. Saniyeler içinde ayağa kalkıp kolumdan tuttu. Beni gerisingeri yatağa oturtup bir süre kendime gelmemi bekledi. “İlacın etkisi birazdan geçer. Korkma,” dedi sadece. Ona neyden bahsettiğini sormak üzere yumduğum gözlerimi açtığım an onun önümde dizlerinin üzerine çökmüş bir halde bana baktığını gördüm. Parmakları kucağımdaki elleri tutmak üzere bir anlığına uzansa da hemen aynı hızla ellerini geri çekti. Yüzü asılmış yerden kalkıp sırtını bana dönmüştü. Hiç tanımadığım bir adama, “İlaç derken neyi kastettin? Sen kimsin ve ben buraya nasıl geldim?” diye aklımdaki soruları art arda sıraladım. Sırtı hala bana dönük olsa da şükürler olsun ki, “Sorularının cevabını alacaksın ama şimdi değil,” deme lütfunda bulundu. Onun defterini alıp ağır adımlarla kapıya yönelişini izledim. Kapıyı tüm katı inletecek kadar sert bir şekilde çarpıp çıktı. Kapıyı kilitlememesine bakılırsa istediğim vakit buradan çıkabilecektim. Buradan kurtulacak gücü kendimde buluncaya dek yatakta oturup bekledim. Bir süre sonra kapıyı tıklattı biri. Ne gel dedim ne de herhangi bir şey söyledim. Öylece aralanan kapıdan başını usulca içeriye doğru uzatan adama baktım. Mavi gözleri yeniden beni bulduğunda, “Daha iyi misin?” diye sordu. Onu başımla tasdiklemekle yetindim. Yataktan kalkıp ağır ve sert adımlarla kapının ağzında dikilen adama doğru yürüdüm. Ben aramızdaki mesafeyi attığım her adımda biraz olsun açacağını sanırken o öylece kapının ağzında dikilip beni seyretmeye devam etti. Onun aksine ben daha fazla kapanmasına izin vermedim aramızdaki mesafenin. “Sorularıma bir cevap istiyorum,” dedim inatla. Gözlerime baktı uzun uzun. “Cevap istiyorsan peşimden gel,” dedi nefes almakta güçlük çekermiş gibi bir ses tonuyla. Onun gidişiyle peşine takılmam, koyu bordo duvarlara asılmış envaiçeşit yağlı boya tablonun olduğu uzun koridorları ardımda bırakmam uzun sürmedi. Daha önce gelmediğim bir evde, hiç tanımadığım bir adamın peşinde olan biteni öğrenmek üzere ilerliyordum. Ta ki adımlarımızın sonunun evin yemek odasına çıktığı o ana dek! Bambaşka bir evin yemek odasında hatırladım olan biten her şeyi. Sergey’in başının yemek tabağına düşüşü, Tatiana’nın sandalyeden kalkar kalmaz fenalaşışı, Alihan’ın gözlerini kapatışı, Dmitry’nin yardım çağırmak umuduyla yemek odasından çıkmak üzereyken birden yere yığılışı ve de onlar için ambulans çağırmak üzere telefonumu almak için odama çıktığımda ağlayan kızımı kuc…