2. Bölüm: Duruşma
Yazar: Şevval Nur Aydın

“Sonra aramıza şehirler girecek, hiç karşılaşmayacağız. Tesadüfler bile bir araya getirmeyecek. Sonra belki birimiz öleceğiz, diğerimiz hiç bilmeyecek.” (Nazım Hikmet) ------- Hayatım bana öğretilen yalanlara inanmakla geçti. İlk önce bana annem ben küçük yaştayken kanserden öldüğü söylendi. Beni hiç tanımadığım bir kadının mezarına götürüp annen burada yatıyor dediler. Senelerce yüzünü bile bilmediğim bir kadının mezarı başında gözyaşı döktüm. Babam annemin ölümünden sonra bana baktıkça onu hatırladığı için benden uzak duruyor diye düşündüm. Bu yüzden yaklaşmıyor bana, bu yüzden bir kez olsun sarılmadı bana diye düşünüp yıllarca kendimi avutmaya çalıştım. Meğer her şey koca bir yalanmış. Ne o adam benim babammış ne de o mezarda yatan kadın benim annem. Her şeyden çok canımı yakan gerçek ise gözlerimin içine baka baka bana, “Ali öldü. Unut onu,” demeleri oldu. Göz göre göre canımdan can kopardılar. Yıllarca onun acısını taşıdım kalbimde. Ta ki onun izinin bana gerçeği hatırlattığı o ana dek… Alihan’ın belindeki ameliyat izi yıllardır zihnimde yankılanan sesleri netleştirmekle kalmadı. Bana kim olduğumu, ne için savaştığımı, kimin için direndiğimi hatırlattı. Şüphesiz ki ben bunca yıl onu bulmak için hayatta kaldım. Onu bulmak ve bir daha da ondan ayrılmamak için, onun yirmi iki yıl süren vicdan azabını bitirmek için, onun kalbinde filizlenen nadide bir çiçek olabilmek için yaşadım. Kim derdi ki onu bulduğum gibi kaybedeceğimi? Meğer kehribar çiçekleri ihanetle açar, aşkının özlemiyle yanarak ölürmüş. Kapının çalışıyla kalktım yerimden. Ağır adımlarım beni ısrarla çalan kapıya doğru götürdü. Mart ayının ilk gününde, aylar sonra onların davetime karşılıksız kalmamış olmalarını umarak üzerimdeki kalın şalı düzeltip kapıyı açtım. O an onları gördüm. Üçü de gelmişti. Benim için olmasa da çağrımı sonuçsuz bırakmayıp gelmişlerdi. “İçeri gelin,” dedim kenara çıkarken. Üçü de art arda tek kelime etmeden, yüzüme dahi bakmadan içeriye geçti. “Bizi buraya neden çağırdın?” diye sordu Dmitry içeri girer girmez buz gibi sesle. Kapıyı yavaşça örtüp onların peşinden salona geçtim. Sergey, Dmitry ve Tatiana burada, benim yanımda bulunmaktan ne derece hoşnut olduklarını yüz ifadeleriyle belli etmekle de kalmamış sırf bana ait oldukları için koltuklarıma oturma tenezzülünde bile bulunmamışlardı. “Önemli dedin. Hayati bir durum var dedin. Bu kadar acil olan, bizi karşına dikmeyi göz alacak kadar önemli olan konu ne çok merak ettim,” dedi Sergey çatık kaşlarla bana bakarken. Her şey bir yana Sergey’in bana karşı ilk kez böyle davranıyor olduğunu bilmek içime gülle gibi ağır bir şeyin oturmasına yetmişti. Gözlerim onun şimşekler çakan yeşil gözlerinde, eskiden bukle bukle kıvırcıkken şimdiyse kazınmış Rus buzz cut saçlarında gezindi. Sergey’den, “Bir an önce ne söylemek istiyorsan söyle,” diyen Tatiana’ya kaydı bu sefer bakışlarım. Alnına düşen kaküllerine, bana kardeşim dediği o günden sonra ilk kez nefretle bakan yeşil gözlerine baktım. En çok da böylesine büyük bir fedakarlığı ondan isteme mecburiyetinde olduğumdan doldu gözlerim. “Bugün Alihan’ın mahkemesi var,” diye başladım sözlerime. “Evet de bundan sana ne?” dedi Tatiana hiddetle. Bana olan öfkesiyle söylediği her bir kelime dudaklarından adeta birer zehir misali saçılmıştı ortaya. Söyledikleri bir yana en çok da onun can yakan bakışlarını görmezden gelmek için olağanüstü bir çaba sarf etmem gerekse de nihayet yeniden konuşmaya başlayacak gücü kendimde bulabilmiştim. “Avukatına onu içeriden çıkaracak kanıtları verdim. Bugün mahkemede yapacağım şahitliğin ardından da Alihan serbest bırakılacak.” “Ne?” diye sordu Sergey dehşetle. Alihan’ı bizzat içeri tıktığım gerçeğini göz önünde bulundurunca Sergey’in verdiği tepki fazlasıyla hafif kalıyordu. Sergey’e ve diğerlerine bekledikleri cevabı vermek yerine, “Sizi buraya çağırmamın sebebi Alihan dışarı çıktığında beni göremeyeceği için gerçeği sizin ona söylemeniz gerektiği,” dedim bir çırpıda. Yüzümün aldığı hali görmesinler diye sırtımı onlara dö…