1. Bölüm: Demir Zindan
Yazar: Şevval Nur Aydın

“Seni saklayacağım inan Yazdıklarımda, çizdiklerimde, Şarkılarımda, sözlerimde. Sen kalacaksın kimse bilmeyecek Ve kimseler görmeyecek seni, Yaşayacaksın gözlerimde.” (Özdemir Asaf) ------- Yıllarca zihnimde sisten bir duvarla yaşamak zorunda kaldım. Sisin ardından gelen uğultulara bir anlam aradım durdum. Sesler bana ne anlatmaya çalışıyor, sisin ardında neler var diye düşündüm durdum. Sisin dağılmaya başlayışı bir izle oldu. Sis perdesinin ardında gördüm gerçeği. Kendimi bildim bileli hep benimle olan anlamsız sesler ilk kez benimle konuşmaya başladı. Hatırladığım ilk hatıramın ardından kaybolan anılarımın içinde en karanlık olanına ulaşmam aylarımı almış olsa da sonunda o geceyi hatırlıyorum. Tam yirmi iki yıl önce gözlerimi açtığımda kendimi zifiri karanlığın tam ortasında bulduğum, gözümün önünü göremediğim, birkaç çocuk ağlamasından başka hiçbir şey duymadığım bir yerdeydim. Nerede olduğumu henüz bilmiyordum. Hangi zaman diliminde olduğumu ve de buraya nasıl geldiğimi de bilmiyordum. Tek bildiğim burnumun ucunu bile göremediğim dipsiz bir karanlığın içinde öylece durduğumdu. Gözlerim belki bir umut ışığa denk gelir diye etrafta gezindiği esnada sol koluma sarıldı biri. Her ne kadar onu göremesem de kıvırcık saçlarına dokunduğumda onun Sergey olduğunu anlamıştım. “Roza, sen misin?” diye sordu Sergey korkuyla. “Korkma Sergey benim,” dedim yumuşak bir sesle. Elimi tuttu minik eli. Koluma sıkı sıkı sarılmış, içinde kaybolduğumuz karanlığın korkusuyla titriyordu. Diğer koluma da Tanya sarıldı. Dmitry, “Neredeyiz?” diye sordu hemen onun yanından. Dördümüz birbirimize sıkı sıkıya kenetlenmiştik. Nerede olduğumuzu, buraya nasıl geldiğimizi hiçbirimiz bilmiyorduk. Tek bildiğimiz karanlığın içinde tek başımıza olmadığımızdı. “Buraya nasıl geldik?” diye sordu küçük bir kız. “Çok korkuyorum,” diyerek ağlamaya başladı bir başka çocuk. Hepimiz bir bilinmezliğin içinde çaresizce bekliyorduk. Ne kıpırdayabiliyorduk ne de buradan çıkabiliyorduk. Öylece olduğumuz yerde kalakalmıştık. Küçük bir çocuğun ağlayışı Sergey’i de korkutmuş olacak ki koluma sarılmış içli içli ağlamaya başlamıştı. Tanya, “Korkma Sergey. Bir arada olduğumuz sürece kimse bize zarar veremez,” dedi. Sergey her ne kadar buna inanmakta güçlük çekse de ağlamayı kesip burnunu çekti. Dördümüz içinde aramızdaki en küçüğümüz Sergey’di. Ufacık, beslenme yetersizliğinden çelimsiz kalan bedeni koluma sarılmış bir halde korkuyla sarsılıyordu. Dördümüz kol kola girmekle kalmamış birbirimizin ellerini tutup baş başa vermiştik. Tam o sırada bir başka çocuğun hıçkırıkları yankılandı karanlığın içinde. Her bir ağlama sesinin üzerine bir yenisi eklenmeye başladı. Bizim dışımızda herkes korkudan ağlıyordu. O an içimdeki korkuya inat, en çok da Sergey’in korkusunu geçirebilmek için, herkesi sakinleştirmek üzere yüksek sesle bir ninni söylemeye başladım. Ninninin adı Spi Moja Radost Usni. Ne zaman korksam veya çaresiz hissetsem bu ninniyi mırıldanır dururdum. Şimdi de yine aynı şeyi yapacak, karanlığa akan her bir gözyaşını sesimle dindirecektim. Uyu benim neşem, uyu, Evdeki ışıklar söndü. Bahçedeki kuşlar sustu, Göletteki balıklar uyudu. Ay gökyüzünde parlıyor, Ay pencereden içeri bakıyor. Gözlerini hemen kapat, Uyu benim neşem, uyu. Uyu, uyu, uyu. Uyu benim neşem, uyu. Evde her şey sessizleşti, Kapı gıcırdamıyor, hiç ses yok. Küçük ayı kıyıda uyuyor, Tavşan çimlerin içinde yatıyor. Gözlerini hemen kapat, Uyu benim neşem, uyu. Sesimin tınısı, söylediğim Rusça ninni tam da istediğim gibi ağlayanları susturmuştu. Herkes sırayla yanındakinin elini tutmaya başladı. Ağlamaların yerini derin bir sessizliğe bıraksa da herkesin iyice sakinleşmesi için ninniyi tekrar tekrar söylemeye devam ettim. Sergey bir süre sonra omzumda uyuyakaldı. Tanya ve Dmitry de öyle. Rusya’da da olduğu gibi yine birbirimize sımsıkı sarıldık karanlığın içinde. Bu karanlık bizi nereye götürüyordu bilmiyorum. Karanlıktan çıkış var mıydı o da muamma. Tek yaptığım ne kadar korkuyor olursam olayım tekrar tekrar aynı ninniy…