21. Bölüm: Sakladığın
Yazar: Şevval Nur Aydın

“Seni unutmak istedim, ama her düşüncem sana döndü.” (Stefan Zweig) ------- Sergey, Dmitry ve Tatiana kolumdaki cübbeyi gördüklerinden adliyeye gittiğimi düşünmüş, bu sebeple de gidişime karşın tek kelime etmemişlerdi. Arabaya geçişim, yola koyuluşum sanki bir başkası tarafından yaşanmış gibi hissediyordum. Sanki o arabaya binen, arkasına bile bakmadan çekip giden ben değilmişim gibi. Ağır ağır gidiyordum yollarda. Alihan’a hayatımın gerçeğini anlatmış olmak ve de önüne anlaşmalı boşanma protokolünü bırakıp gitmem bir anlık kararımla olmuştu. Peki ben bu karardan pişman mıydım? Kesinlikle hayır. Alihan’ın yanında artık duramazdım. Onun gözlerine bakamaz, ona dokunamaz, onun için gözyaşı dökemezdim bu saatten sonra. En çok da onu kilometrelerce uzakta büyük bir sabırla bekleyen bir kadının olduğunu bile bile bunu hiç yapamazdım. Gözlerim yolda, eve gittiğim an Alihan’ın kapımda bitebileceği ihtimaline karşın amaçsızca boş yolda ilerliyordum. Ta ki yandaki araç art arda kornaya basıncaya dek! Kısa bir anlığına yandaki aracın şoförü ile göz göze geldim. Alihan camımı açmam için işaret verdi. Onu dinlemek şöyle dursun inadımdan daha da bastım gaza. Onu arkamda bırakmayı kafaya koymuştum bir kere. Bundan dönüş yoktu. Alihan art arda kornaya basmakla birlikte hızını git gide arttırmayı tercih etti. O hızlandıkça bende aramızdaki mesafeyi arttırmak adına daha da hızlı sürdüm arabayı. En sonunda inatlaşmamızın galibi o oldu. Bana sen misin benden kaçan dercesine arabasını birden benim kullandığım arabanın önüne çekip beni durdurdu. Ani frenle öne doğru kaykıldım. Alihan arabasından inip benim kapımı açtı. “İn,” dedi sadece. Kimin daha inat olduğunu ona gösterecektim. Yüzüne bile bakmadan, “İnmiyorum,” dedim. Alihan daha şimdiden sabır çekmeye başlamıştı. Bir süre öylece tepemde dikildi. Ne ben geri adım atıp arabadan inmiştim ne de o benim gitmeme izin vermişti. Yolun ortasında iki inatçı keçi gibi baktık birbirimize. “Çek arabanı,” dedim sinirle. “Hiçbir yere gidemezsin. Konuşacağız.” “Ben söylemem gereken her şeyi söyledim zaten. Konuşulacak başka bir mesele kalmadı. Şimdi sen yoluna, ben yoluma Alihan Sancaktar.” Alihan sinirli bir nefes çekti ciğerlerine. Arka taratan gelmeye başlayan korna seslerinin üzerine, “Bütün gün burada bekleyebilirim. Arabadan iniyor musun, inmiyor musun?” diye sordu Alihan. Arkadaki araçlar küçük bir kuyruk oluşturmaya başlamıştı bile. Yine de inmemeyi seçtim. “İnmiyorum,” dedim üstüne basa basa. “Marin,” dedi Alihan olağanüstü bir sabırla. “Arabanı yoldan çek de gideyim Alihan. Ne söylersen söyle benim kararım değişmeyecek. En kısa zamanda boşanıyoruz ve bir daha da bir araya gelmiyoruz.” Boşanmanın kelimesi bile Alihan’ın sinir uçlarını tetiklemişti. Başını içeri doğru uzattı. Niyeti emniyet kemerimi kendi elleriyle açıp beni arabadan çıkarmaktı. Bunu yaparken hesaba katmadığı tek bir şey vardı: Mesafe! Alihan’ın gözleri üzerimdeydi. Sanki aramızda neredeyse hiç mesafe olmayışı hoşuna gidiyormuş gibi baktı gözlerime. Dudakları neredeyse dudaklarıma dokunuyordu. O kadar yakındı ki heyecandan kesik kesik alıp verdiğim soluğum onunkine karışıyordu. “İniyor musun yoksa inada devam mı?” diye sordu iç gıcıklayıcı bir tonda. O konuştukça dudakları benimkilere sürtüyordu. Beni öpmemek için tuttu kendini. Aramızdaki bu küçücük temas bile pılımı pırtımı toplayıp arabadan inmeme yetmişti. Benim yerime Alihan geçti. Daha sonra benim arabamı alıp yolun kenarındaki çimenliğe park etti. Hemen ardından o pek kıymetli arabasına bindirdi beni. Ona olan sinirimden topukluyla arabanın zemininde asabi bir ritim tutturmuş, inatla ona bakmamayı sürdürmüştüm. Bir süre sonra Alihan aramızdaki yüksek gerilim hattından rahatsız olmuş olacak ki, “Bir yerde durup konuşalım,” dedi. Mavi gözleri üzerimdeydi. Büyük bir sabırla beni kendisiyle konuşmaya ikna etmeye çalışıyordu. Bende her seferinde inatla ona, “Konuşacak bir şey kalmadı,” diyordum. Alihan en sonunda yumuşak karnıma dokunmakta karar kıldı. Karşı koyamadığım bakışlarıyl…