Tartılmayan
Yazar: Gökçer Yeniçeri

Sabah, atlı köprüden inmişti. Bunu görmeden önce hissettim. Kavruk'un üstüne, her zamanki duman ve çamur kokusunun altına, ince bir mürekkep kokusu sinmişti — nehrin öte yakasının kokusu, sayılmanın kokusu. Kömürlüğün arkasında Tav daha uyuyordu, dizlerini göğsüne çekmiş, dünkü ekmeğin verdiği o nadir, derin uykuyla. Onu uyandırmadım. Bir an, çıkmadan önce, üstüne eski bir çul örttüm — neden, bilmiyorum. Belki çocuğun üşümesini istemedim. Belki de, gitmem gerekecekse, onu son kez sıcak görmek istedim. O zaman "gitmek" daha bir fikir bile değildi. Yalnızca midemin dibinde bir ağırlıktı, isimsiz, denkleşmemiş. Meydana doğru yürürken anladım ki köy değişmişti. İnsanlar kapı eşiklerinde fazla oyalanıyor, fazla az konuşuyordu. Bir köyün korktuğunu, söylediklerinden değil, sustuklarından anlarsın. Atlı meydanın kenarındaydı. Atından inmişti, ama bineğinin yanında bekliyordu, eldivenli elini eyerin üstünde tutarak — gidecekmiş gibi değil, kalacakmış gibi. Yüzünü tam göremedim. Sadece duruşunu gördüm, ve duruşu yeterliydi. Kavruk'taki herkes ya bir şeyden kaçacakmış gibi ya bir şeye yalvaracakmış gibi dururdu. Bu adam ikisini de yapmıyordu. Bekliyordu. Beklemek, yalnızca kazanacağından emin olanların lüksüydü. İçimdeki teraziye dokunmadım bu sefer. Dün ona değmiştim ve o boşluk hâlâ avucumdaydı, soğuk bir kemik gibi. Ama meydanı geçmem gerekti, ve geçerken ona yaklaştım — istemeden, suyun bir çukura akması gibi, içimdeki kefe ona doğru gerildi. Onu tartmak istedi. Bir şeyin yokluğu, doluluğundan daha çok çeker insanı; boş bir kuyuya eğilmek gibi. Dişlerimi sıktım ve kefeyi geri çektim, bütün gücümle, sanki uçurumun kenarından bir adım geri atar gibi. Ona bir daha değmeyecektim. Bazı boşlukların, içine baktığında, sana geri baktığını öğrenmiştim — dün, bir kez, ve bir kez yeterliydi. --- Dudu Ana o öğleden sonra ölmeye başladı. Kavruk'ta ölmek de doğmak gibiydi: kimsenin yazmadığı bir şey. Yine de köy toplandı, çünkü kayıt olmasa da insan vardı, ve insan olan yerde bir kapı eşiğinde birinin gidişini bekleyen birileri olurdu. Dudu Ana'nın damı kalabalıktı. Ben dışarıda kaldım, her zamanki yerimde, görünür olmayanların durduğu yerde — eşiğin değil, eşiğin gölgesinin içinde. İçeride biri fısıldadı: "Az kaldı." Ve içimde terazi, ben istemeden, kımıldadı. Anlatmak zor. Ölmekte olan birinin ağırlığını hissetmek, bir mumun sönmeden önceki son parlamasını hissetmek gibiydi. Dudu Ana'nın içinde bir şey vardı — yıllardır taşıdığı bir şey, küçük bir güç, belki ekmeği mayalamaktan başka işe yaramayan bir tutam — ve o şey artık bedeninden ayrılmaya, kefeden kalkmaya hazırlanıyordu. Onu hissedebiliyordum. Yükseliyordu. Sonra, köyün öbür ucundan, başka bir ağırlık karşılık verdi. Bir bebek. O sabah doğmuş, Sızak'ların damında, kimsenin yazmadığı bir doğum. Ve tam Dudu Ana'nın taşıdığı şey kefeden kalkarken, o bebek — yeni, boş, küçücük — onu çekti. İki ağırlık, köyün iki ucunda, görünmez bir ip boyunca birbirine değdi. Biri bıraktı. Biri aldı. Ve aradaki o tek An'da, bütün Kavruk benim için bir an durdu, çünkü ben — yalnızca ben — devrin gerçekleştiğini hissettim. Kayıtlı diyarda buna bir tören olurdu. Bir çan çalardı. Bir kâtip mürekkebini açar, ölen yazılır, doğan yazılır, devralınan güç Büyük Sicil'in bir satırına geçerdi. Bir rahip gelir, bebeğin yüzüne tülbent örter, "kör doğdun" derdi. Her şey görülür, yazılır, var edilirdi. Burada hiçbir şey olmadı. Dudu Ana öldü. Bir bebek bir güç devraldı. Ve dünya, bunu hiç bilmedi. --- Sızak'ların damına gittim, neden bilmiyorum. Belki bir devrin sonunu, doğru dürüst görmek istedim — hep dışarıdan, hep gölgeden değil. Bebek küçüktü, kızıldı, öfkeyle ağlıyordu. Annesi onu sarmıştı bile. Ve yaşlı bir kadın — Kavruk'ta her zaman bir yaşlı kadın vardır, bu işleri bilen — bebeğin minik bileğini tuttu, başparmağını ocaktan aldığı soğumuş köze batırdı, ve o kömürle bileğe bir leke sürdü. Bulanık, isli, anlamsız bir leke. "Tartılmayan özgürdür," dedi kadın, alçak sesle, neredeyse bir dua gibi. "Terazi'nin gözü se…