Sınırda
Yazar: Gökçer Yeniçeri

Adamın söylediği her kelime doğruydu, ama yalan söylüyordu. Bunu nereden bildiğimi hiçbir zaman tam açıklayamadım. Kavruk'un tek pazar yerinde, devrilmiş bir arabanın gölgesinde durmuş, tuz çuvalının fiyatını dinliyordum. Adam ölçüsünü gösteriyordu, parmağıyla terazinin diline vuruyordu. "Bak," diyordu, "denk, gördün mü, dümdüz denk." Terazi gerçekten de denkti. Söyledikleri de doğruydu; tuz temizdi, ölçü gerçekti, hile yoktu. Yine de içime o bildik ağırlık oturdu. Göğsümün altında bir taş gibi, bir tarafa kayan görünmez bir kefe. Adamın sözleri hafifti ama kendisi ağırdı — sanki gerçeği o kadar dikkatle dizmişti ki, dizilişin altında sakladığı şeyin yükünü taşıyamıyordu. Tuzun yarısını başka bir çuvalla değiştirmişti. Üstteki temizdi. Alttaki kum. Bir şey söylemedim. Deftersiz biri pazarda kimseyi suçlamaz; suçlanan biz oluruz. Sadece geri çekildim, ihtiyar Veng'in kandırılmasına izin verdim, ve içimdeki kefe yavaşça yerine oturdu, denkleşti, sustu. Annem buna "tartman" derdi. Aklımdan geçen kendi sesimdi — öyle sanıyordum hep, kendi sesim — ama o cümlenin kenarında başka bir şey vardı. Tülbentin altından sızan bir nefes gibi. Onu da yıllardır görmezden geliyordum. Annem ona bir isim daha vermişti. Tartman değil, daha eski, daha gerçek bir isim. Onu söylerken sesi alçalırdı, sanki kelime fazla yüksek söylenirse bir şey duyacakmış gibi. O ismi hatırlamaya çalıştığımda, parmaklarımın arasından kayan ıslak bir taş gibi kayıyordu. Bir zamanlar bilirdim. Şimdi yalnızca bir boşluk vardı, ismin tam olması gereken yerde, ve o boşluğun kenarları hâlâ sıcaktı — yakın zamanda bir şeyin koparıldığı yerler gibi. O zaman üstünde durmadım. Hatırlamanın bedava olduğunu sanırdım o günlerde. --- Kavruk'u anlatması zor, çünkü Kavruk resmî olarak yoktu. Sınırın bu yakasında hiçbir şey vardı. Defter'in eli buraya kadar uzanmazdı; kâtipler nehrin öte yakasında kalır, mürekkepleri kurumaya yüz tutmadan geri dönerlerdi. Burada doğan kaydedilmezdi, ölen yazılmazdı. Çan çalmazdı. Hiç kimse, bir başkası doğarken yakındaki ölümlere kulak kabartmazdı, çünkü burada An'ın bir kıymeti yoktu. An'ı tutan yoktu. Kayıtlı diyarda büyüseydim, bunun ne demek olduğunu öğrenmem yıllar alırdı. Orada bir çocuk doğar, yüzüne kısa bir tülbent örtülür, rahip "kör doğdun, kör yargılanacaksın" der, ve o çocuk o günden ölümüne kadar Büyük Sicil'in bir satırında yaşar. Adı yazılır. Anı yazılır. Devraldığı varsa — bir gücün, bir ölünün, bir mührün — o da yazılır. Kayıtlı olmak, var olmaktı. Bir satır kadar gerçek. Bense hiçbir satırda yoktum. Bunun ne kadar tehlikeli olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Sadece serbest olduğunu biliyordum. Kimse beni sayamazdı, çünkü sayılacak bir ben yoktu. Vergi memuru listesinde adımı arardı, bulamazdı, omuz silker geçerdi. Bir kâtip yüzüme bakar, beni görür, ama defterine yazacak bir şey bulamazdı — sanki bakışı üstümden kayar, tutunacak bir çentik bulamadan düşerdi. Annem bunu bilerek yapmıştı. Beni hiçbir yere yazdırmamış, hiçbir mührün altına sokmamıştı. "Tartılmayan özgürdür, Mîra," derdi, saçımı örerken, parmakları ensemde soğuk. "Terazi'nin gözü seni görmesin. Görmezse, kaderini de denkleyemez." O zaman ne demek istediğini anlamazdım. Şimdi de tam anladığımı söyleyemem. Ama sesini hatırlıyorum. Bunu söyleyeyim: o üç kış öncesinden bana kalan en değerli şey, annemin sesiydi. Yüzü biraz bulanmıştı — anılar suya düşen mürekkep gibidir, kenarlardan dağılır — ama sesi hâlâ berraktı. Geceleri, uyumadan önce, onu içimde bir kez çalardım — bir ezgi çalar gibi. Bir kez, hep aynı cümleyi. Tartılmayan özgürdür. --- Pazarın bir köşesinde günlerdir öylece yatan o devrik arabadan — ihtiyar Veng'in arabasından, başında dikildiğim arabadan — kalan tahtaları topladım, kucağımda taşıyabileceğim kadarını. Kuru tahta kışın değerliydi, ekmekten değerliydi bazen, çünkü ıslak adam açlıktan önce soğuktan ölürdü Kavruk'ta. Bileğimdeki lekeyi yine çamur sandım, sildim, gitmedi. Hep oradaydı zaten — derinin altında, soluk, bir mührün üstünden el geçirilmiş gibi b…