KAYIP UYGARLIĞIN KANATLARI

BÖLÜM 9: KADİM OLAN

Yazar:

KAYIP UYGARLIĞIN KANATLARI - A. Ela 🌙 kitap kapağı
KAYIP UYGARLIĞIN KANATLARI kitap kapağı

Günün ağırlığı hâlâ üzerimdeydi. Ama yorgunluk değil bu daha çok doluluk. İçimde, saatlerdir biriken bir sessizlik var. Sabah Arkeoloji Müzesi’nde başladık güne. O kadar çok katman, o kadar çok medeniyet… Bir noktadan sonra zaman birbirine karışıyor. Karan, mozaiklere bakarken sustuğum her anı fark etti sanki. Bazen sessizliğiyle konuştu. Bazen sadece bir cümleyle. Habib-i Neccar’ da dua edenleri izlerken, ellerini cebine sokmuştu. “İnanç böyle bir şey işte,” demişti kısık bir sesle. “Bir yerden sonra tanrıyı değil, kendini arıyor insan.” Ben sadece başımı sallayabilmiştim. Çünkü haklıydı. Öğleden sonra Titus Tüneli’ne gittik. Antik taşların arasında yürürken zamanın nefesini duymak mümkündü. Güneş kayaların üzerinden vuruyor, gözlerimizi kısıyorduk. Karan önümden yürüyordu, arada dönüp bana bakıyor, “Yetişebiliyor musun, arkeolog hanım?” diyordu alaycı bir tebessümle. Ben de her seferinde aynı cevabı veriyordum: -Yalnızca izini kaybetmemek için… Şimdi, oteldeyiz. Günün tozu üzerimizden silinmiş, yerini o garip rahatlama almış. Otelin restoranı sade ama zarif. Pencereden dışarı baktığımda şehir, sıcak bir yorgunlukla uykuya hazırlanıyor. Uzaktan ezan sesiyle rüzgâr birbirine karışıyor. Karan, masanın karşısında oturuyor. Beyaz gömleğinin kol düğmeleri çözülmüş, yorgun ama rahat görünüyor. Menüye göz gezdirirken ben onu izliyorum fark ettirmeden. -Ne düşünüyorsun? -Bugünü. Müzedeki mozaikleri, tüneldeki sessizliği ve seni. Son kelime ağzımdan çıkarken fark ediyorum. Ama geri alamıyorum. Karan duraksıyor. Kaşlarının arasındaki çizgi beliriyor, sonra gülümsüyor. -Beni mi? -Yani… seni değil, senin söylediklerini. -Hangisini? Tanrıyı mı, zamanı mı, yoksa kendini arayan insanı mı? -Belki üçünü de. Bir süre sessizlik oluyor. Garson gelip mezeleri getiriyor. Nar ekşisinin kokusu masaya yayılıyor. Karan kaşığını tabağa daldırırken, ben göz ucuyla onu izliyorum. O da bana bakıyor. Ve tam o anda, bir şey oluyor içimde. Sanki bu şehirdeki bütün tarih, bütün katmanlar, bütün hikâyeler bir noktada birleşiyor gözlerimizin kesiştiği o anda. Karan sessizce nefes alıyor. -Bugün bana garip bir şey oldu. Sanki her yerde seni görüyordum. Mozaiklerde, taşlarda, ışıkta. Bir tür yankı gibi. İçim ürperiyor. -Belki de aynı hikâyenin iki parçasıyızdır. -Ya da henüz başlamamış bir hikâyenin. Bir an birbirimize bakıyoruz. Ben gülümsüyorum. -Seninle her şey sanki biraz fazla gerçek. Karan başını yana eğiyor. “Gerçek olmaktan korkuyor musun, Anka?” -Bazen. Çünkü gerçekler, hayalleri bozar. -Belki de bazı gerçekler hayal gibi hissedildiği için güzeldir. O an konuşamıyorum. Sadece bakıyorum. Hatay gecesi sessiz. Masada iki tabak, iki kadeh ve söylenmeyen cümleler… Ama içimden bir ses diyor ki: Bu, bir başlangıç. Belki yanlış zamanda, belki doğru kişiyle. Yemekten sonra odaya dönmek istemedim. İçimde bir şey hâlâ uyanıktı belki Hatay’ın gecesinden, belki Karan’ın bakışlarından kalan bir yankıydı. Otelin terasına çıktım. Şehrin ışıkları uzakta, Asi Nehri’nin kıyısında ağır ağır titriyordu. Hava serindi ama keskin değil; sanki dokunduğu her şeyi biraz daha yavaşlatan bir serinlikti. Kahvemi alıp bir köşeye oturdum. Kupanın içinden yükselen buhar, rüzgârla birlikte dans ederken, gökyüzünde birkaç yıldız kendini göstermeye çalışıyordu. Günün yorgunluğu, sesler ve görüntüler birer birer geride kalırken, sadece o anın çıplak sessizliği kalmıştı. Tam o sırada teras kapısı aralandı. Karan çıktı. Elinde kendi kahvesiyle, sessiz adımlarla yanıma geldi. -Uyuyamadın mı? diye sordu, sesi yumuşaktı ama içinde tanıdık bir yorgunluk vardı. -Henüz denemedim, dedim. “Gecenin bu halini seviyorum. Her şey sustuğunda, insanın kendi sesi kalıyor.” O da sandalyeyi çekip yanıma oturdu. Bir süre konuşmadık. Sadece kahve kokusu, gece rüzgârı ve uzaktan bir köpek havlaması... Şehrin bile uykuya çekildiği bir saatti. Karan kahvesinden bir yudum aldı, bakışlarını şehrin siluetine çevirdi. -Hatay geceleri garip bir dinginliğe sahip. -Sanki yüzyıllar boyunca anlatılan her hikâye burada hâl…

Bölümün tamamını WritePad'de oku