BÖLÜM 8: KADİM OLANA DOĞRU
Yazar: A. Ela 🌙

Saat on ikiyi geçmişti. Rezidansın geniş camlarından İstanbul’un ışıkları titrek bir şekilde süzülüyor, odadaki tek ışık, masadaki mumların sarı parıltısıydı. Kadehimdeki şarap hafifçe sallanıyor, kendi sessizliğime kadeh kaldırmış gibi hissediyordum. Yılbaşının patırtısı, şehirden uzakta, sadece odama ulaşan uzak bir uğultudan ibaretti. Tam o anda telefonum titredi. Ekranda Karan’ın adı beliriyordu. Kalbim istemsizce hızlandı. Parmaklarım ekrana kaydı ve mesajı gördüm: "Buz Çiçeğim, Yeni yılın, tıpkı gözlerinin rengi gibi berrak ve sürprizlerle dolu olsun. Belki bu yıl, birlikte keşfedeceğimiz sırlar da var." Bir an duraksadım. “Buz Çiçeğim…” Alışılagelmiş bir takma ad değildi. Hafif flörtöz, sıcak ama aynı zamanda güçlü bir anlam taşıyordu; sanki o soğuk ama parlak yüzeyin altında, kendi sırrını saklayan bir güç vardı. Gözlerim mavi ışığını telefondaki mesajın cümlelerine yansıttı, hafif bir gülümseme dudaklarıma yayıldı. Kadehimi tekrar kaldırdım ama bu kez kendi yalnızlığım için değil, mesajın taşıdığı küçük ama güçlü sıcaklık için. İçimde hem bir kıpırtı hem de umut vardı. Karan’ın sözleri, yılbaşının sessizliğinde tek başıma geçirdiğim bu akşamı anlamlı bir anıya dönüştürmüştü. Pencereye yürüdüm. Dışarıda hafif bir rüzgâr vardı, İstanbul’un gece ışıkları deniz gibi dalgalanıyordu. Gözlerim mavi, gözlerim dolu doluydu ama kalbim hafifçe gülüyordu. Karan’ın mesajı, yalnızlığımın sessizliğini bir anda renklendirmişti. Telefonu masaya koyduktan sonra, gözlerimi tekrar mumların titrek ışığına çevirdim. Hafifçe yaslandım koltuğa, ama aklım hâlâ Karan’da, mesajındaki “Buz Çiçeğim” lakabında ve 2 Ocak’ta başlayacak Hatay tatilimizdeydi. “Buz Çiçeğim…” kelimesi, sadece sevecen bir lakap değildi; içimde bir sıcaklık yaratıyor, kalbimin ritmini hızlandırıyordu. İstanbul’un soğuk gecesinde, kendi rezidansımın sessizliğinde, bir anda Hatay’ın güneşli sokaklarını, Asi Nehri’nin serinliğini ve onun yanındaki sessiz ama derin bakışlarını hayal ettim. Gülümsemem farkında olmadan dudaklarıma yayıldı. 2 Ocak… Sanki sadece bir tatil değil, bir başlangıç günüydü. Onun yanında olmak, onun sessiz ama keskin zekâsıyla aynı hava içinde bulunmak, bilinmeyen uygarlığın izlerini birlikte araştırmak… Hepsi heyecan verici ve biraz da tehlikeli bir merak uyandırıyordu içimde. Kalbim hem hızlanıyor hem de sabırsızlanıyordu. Elimi yüzüme götürdüm, hafifçe dudaklarımı ısırdım. “Belki de…” diye düşündüm, “bu tatil sadece keşiflerle değil, onunla hislerimi keşfetmekle de ilgili olacak.” Kendi kendime küçük bir sır verir gibi gülümsedim. Flört, merak ve sessiz bir heyecan iç içeydi; tıpkı yüzüğün kuş, hilal ve ateş motifleri gibi, gizemli ama davetkâr. Pencereden dışarı baktım, İstanbul’un gece ışıkları camlarda dans ediyordu. Kalbimde bir umut kıpırtısı vardı; dört gün sonra, Hatay’da, yalnızca toprağın ve taşların değil, kendi hislerimizin de izini sürecektik. Onunla paylaşacağımız her adım, her tartışma, her küçük bakış hepsi yeni yılın sürpriziydi. Derin bir nefes aldım, gözlerimi kapattım ve fısıldadım: “Siyah Parşömen… iki gün sonra seninle Hatay’da, sadece bilinmeyen uygarlığı değil, belki de kendi kalbimin sınırlarını da keşfedeceğim.” Ve o an, yılbaşının sessizliği, mumların ışığı ve İstanbul’un gece ışıkları arasında, kalbimde hem özgürlük hem heyecan hem de Karan’a dair tatlı bir merakla dolu, unutulmaz bir an doğmuştu. Gece yarısıydı ve İstanbul’un sokakları, yılbaşından sonra hâlâ sakinliğini koruyordu. Penceremin önünde valizimi elime almış, aşağı inen asansörün sessiz tıkırtılarını dinliyordum. Kalbim hafif hızlanmıştı; dört gün sonra Hatay’da başlayacak tatil öncesi, Karan’ı görmenin heyecanı içimde karışık bir tatlı gerilim yaratıyordu. Telefonum çaldı, ekranda onun adı belirince dudaklarımın kenarında istemsiz bir gülümseme belirdi. “Aşağı indiğinde seni görebileceğim gibi görünüyor,” dedi sesi yumuşak ama kendinden emin. O an, İstanbul’un gece ışıkları ve hafif çiseleyen yağmur sanki bizim için duraklamış gibiydi. Valizimi çekerek asansö…