BÖLÜM 6: ÇİÇEKLER VE DUYGULAR
Yazar: A. Ela 🌙

Kar, İstanbul'u bembeyaz bir örtüyle kaplamıştı; gökyüzünden süzülen her bir kristal tanesi, şehrin yorgun yüzünü bir nebze olsun gizlemeye çalışıyor gibiydi. Oysa gecenin bu sessizliğinde, morallerin dibe vurduğu bir adamın gözünde, kar bile şehre umut taşımıyordu. Üsküdar'dan Boğaz'ın öte yakasına bakan pencerenin önünde, ellerim ceplerimde ağırlaşmış, sokaktan geçen donuk farlara, yavaş adımlarla yürüyen solgun silüetlere dalmıştım. Sokak lambalarının sarı ışığında titreyen kar taneleri, birer birer yere düşerken, içimdeki ağırlığı hafifletmiyor, aksine her biri ayrı bir yalnızlık yükü olarak omuzlarımda birikiyordu. İstanbul, her zamanki kalabalığından, uğultusundan uzaktı bu gece. Sanki şehir benim içimi okumuş, moralim kadar sessizliğe gömülmüştü. Kaldırımlarda biriken kar, ayak izlerini örterken, bana da geçmişin izlerini silmenin mümkün olup olmadığını düşündürüyordu. Kafamda, bitmek bilmeyen sorular, bir türlü susmak bilmeyen iç sesim, karşımda ise sessiz bir şehir… O an kendimi, Boğaz’ın üzerinde ağır ağır süzülen martılar kadar özgür ama bir o kadar da kaybolmuş, yönsüz hissettim. Ne kadar yorgun olduğumu, moralimin ne denli bozuk olduğunu tarif edemiyordum. Belki de İstanbul gibi ben de üzerime yağan karla kendimi saklamak, acımı gizlemek istiyordum. Her şey üst üste gelmiş, hayatın yükü ağırlaşmıştı. Günlerdir süren yalnızlık, kelimelere dökemediğim kaygılar, bir türlü geçmeyen o burukluk… İçimde kopan fırtınayı, dışarıda yağan kar bile dindiremiyordu. Belki de insan, en çok böylesi anlarda kendiyle yüzleşiyor. İstanbul’un büyüsünde kaybolmak isterken, kar kütlelerinin ağırlığı altında ezilen bu şehirde, ben de kendi ağırlığımın altında eziliyordum. Bir dostun sesi, bir sevdanın umudu ya da çocukluğumdan kalma bir mutluluk kırıntısı… Hiçbiri şu an bana ulaşamıyordu. Sadece ben, karanlık ve kederli bir pencere önünde, sonsuzmuş gibi gelen bir geceye teslim olmuştum. Tüm bu olumsuz hislerime karşın içimde doğum günü gecesi yerinde duramayan o çocuğun heyecanı var. Gözlerimi manzaradan ayırıp saatime çevirdiğimde evden çıkma zamanımın geldiğini gördüm. Malum İstanbul trafiği ki buna bir de kar ve yaklaşan yılbaşı koşturmacası eklenince daha da kalabalık ve çekilmez hâle geliyor. Kabanımı alıp hızlıca apartmandan çıkarak otoparka doğru yürüdüm. Arabaya binip navigasyona adresi girip her zaman alıveriş yaptığım çiçekçimin yolunu tuttum. Yol üzerinde turuncu bölgeler olması bana karar verme süresi tanıyacağından çok rahatsız etmemişti. Yılbaşı yaklaştığından herkes kokina alıyor şu an ama kolaya kaçmak istemiyorum. Sonuçta ilk izlenimin önemli olduğu herkes tarafından kabul edilen bir konu. Çok sıradanlaşmamış ama anlamı da olan bir çiçek olmalı. En iyisi bunu çiçekçim ile konuşmak olacak. Karın da getirmiş olduğu kayganlığı dikkate alarak dikkatli bir şekilde ilk adresime ulaştım. Kemal Ağabey güler yüzlü karşıladı beni. Burası onların aile işletmesi. Nesilden nesile bugüne kadar getirmişler. İşini bir işten ziyade aşk olarak görüyor. İçinde bulunduğumuz çağı göze alırsak bu nadir rastlanan bir durum. Kısa bir sarılmanın ardından o babacan sesiyle konuşmaya başladı. -Hoş geldin evlat. Uzun zamandır görüşememiştik. İyi misin? -Hoş bulduk Kemal Ağabey. İş güç koşturmaca çok vakit olmuyor. Yeni bir projeye başlayacağım onun koşturmacası kafamı kaşıyacak vaktim yok. -Allah yardımcın olsun evlat. Hem zor hem de önemli bir görevin var ama bir farklı gördüm seni, bir sorun yoktur umarım? -Vallahi ne sen sor ne ben anlatayım be ağabey. Her şey o kadar karışık ve zor ki ben bile bilmiyorum nasılım. Çözmem gereken çok mesele var ama aklım çok yerinde değil. -Genç adamsın halledersin sen. Peki ben bugün sana nasıl yardımcı olabilirim evlat. Artemis’e mi? -Eyvallah ağabey. Yok bir arkadaşımın ailesine yemeğe gidiyorum da ona göre bir şeyler lazım. -Aklında bir fikir var mı? Ona göre hazırlayalım. -İnanır mısın ağabey hiçbir fikrim yok. Klasikleşmiş şeyler istemiyorum ama bir anlamı da olmalı. Sen bilirsin bu işleri sana teslimim.…