BÖLÜM 5: HAYALET
Yazar: A. Ela 🌙

KARAN PUSAT Hayatın inişli çıkışlı, her zorluğunun ardından güzellikler getiren bir akış olduğuna inandırıldık. Ki ben buna pek inanmıyorum. İnsanların umut etmekten, hayal etmekten ve hayattan vazgeçmemesi için uydurulmuş gibi geliyor. Belki de ben yanılıyorumdur. Her şeye rağmen umut edebilmek kötü bir şey değildir. Belki de her şeye boş tarafından bakmaktan vazgeçmem gerekiyordur. Derin bir nefes al Karan. Dünya’nın tüm yükleri senin sırtında değil. Senden çok daha kötü durumlarda olanlar var. Dünyanın sonu gelmiş gibi davranma. Tamam belki dünyanın sonu değildi ama benim dünyamın sonuydu. Hayatımın hiçbir döneminde tek hayalim evlenip bir yuva kurmak, baba olmak öncelik olmamıştı. Elbette istiyordum ama önceliğim değildi. Ama şimdi hiç yaşayamayacağımı bildiğim bu duygu beni tüketiyordu. Tamam doktorlar imkânsız dememişti ama çok uzun bir tedavi süreci sonrası umut çok azdı. Ve şu an tedaviye vakit ayıramazdım çok daha önemli bir işim vardı. Söz vermiştim. Ve benim için verdiğim sözü tutmak çok önemliydi. Anka’yı yarı yolda bırakamazdım. O gün o en zayıf ve savunmasız anımda tereddüt etmeden yanımda olan, derdimi dert edinen bu kıza çok şey borçluydum. Hayatıma aniden ama oldukça etkili bir şekilde giriş yapmıştı. Anka’nın ağabeyi Yankı’yı tanıyordum bu sebeple aile yapılarını az buçuk biliyordum. Çok sert ve duygunun minimum düzeyde olduğu bir ailelerdi. Ama Anka varlığıyla bile ailenin bu duruşuna karşı isyan ediyordu adeta. Yankı da iyi çocuktu aslında. Yetiştiği şartları ve şu an mecbur bırakıldığı hayatı düşünürsek olabileceğinin en iyisiydi. Yine de Pars ailesine baktığınızda hissettiğiniz tek şey soğukluk oluyordu. Onların tüm bu aile kavramına uzaklığına ters olarak bizde herkes oldukça rahat ama bir o kadar da kopuktur. Birbirimizin hayatına karşı ilgisiz ve mesafeliyizdir. Açıkça konuşmadığımız sürece dahil olmayız. İkizimin olması bile bunu değiştirmiyor. Kalabalık içindeki ayrı dünyalarız. Ağabeyim o gün aramasına ve sesimdeki anormalliğe rağmen hiçbir şey sormadan söyleyeceğini söyledi ve kapattı telefonu. Bu yüzden hep yalnız hissetmişimdir kendimi. Anka’nın ailesi mi daha iyi diye düşünüyorum. Baskıcı, soğuk olsalar da her şeyden haberdarlar. Ama bu Yankı’dan gördüğüm kadarıyla kontrol deliliğinden kaynaklanıyordu. Sevgiden ya da korumak istemelerinden değil. Ne kadar garip değil mi? En huzurlu ya da sevgiyle dolu olmamız gereken yer ailemizken en ait hissetmediğimiz yer ailemiz. Dünyada her yer yerde anlatılan aile her şeydir yalanına artık kimse inanmıyorsa sebebi bu. Bize yuvadan çok teması farklı hapishaneler oluyorlar. Kimisi sağladığı sözde özgürlükle boş vererek kimisi de nefes aldırmayan baskılarıyla. Sonuç her türlü aile yapısı adı altında yaşatılan psikolojik şiddete dönüşüyor. Belki de bu yüzden, ait olma duygusunu hep yanlış yerlerde aradım. Kendi kendime kurduğum küçük dünyalarda, sessizliğin içinde kendimi avutmaya çalıştım. Ama şimdi fark ediyorum ki, insan bazen kan bağından öte bir yakınlığa ihtiyaç duyuyor; ruhun temasına, samimiyetin sıcaklığına. Anka ile aramızda oluşan bağ da işte tam olarak buydu: aileden öte, dostluktan biraz daha fazlası, yoldaşlık belki de. Onunla birlikteyken, hayatın bütün ağırlığı bir anlığına bile olsa anlamını yitiriyor, yalnızlığımın duvarları inceliyordu. İçimde çalkalanan düşüncelere rağmen, verilen sözün sorumluluğu bana güç veriyordu. Umut etmekten vazgeçmemeliydim. Belki de hayat, her şeye rağmen bir ışık bulabilmekti; karanlıkta bile yolunu arayanlara gülümseyen küçük bir umut. O umut, bazen bir dostun sessizliğiyle, bazen de paylaşılan bir acının ardından gelen gülümsemeyle hayat buluyordu. Kendimle yüzleştiğim her an, içimde kırık dökük bir aynanın yansımalarını izler gibi oluyorum; kim olduğumu ve neden bu kadar yalnız hissettiğimi sorguluyorum. Bir yanım, verdiğim sözlerin ağırlığına tutunurken, diğer yanım geçmişin eksik kalan sıcaklığına, aile dediğimiz o karmaşık yapının bana veremediği güvene takılıp kalıyor. Hangi noktada aidiyet duygusunu kaybe…