BÖLÜM 24: GÖLGENİN ARDINDAN
Yazar: A. Ela 🌙

KARAN’DAN Kazı alanına ilk adımımı attığımda, toprak kokusu ve güneşin hafif sıcaklığı arasında kaybolmuş gibiydim. Ellerimde kürek, gözlerimde toz ama zihnim hâlâ geçen gecenin ağırlığıyla doluydu. Anka yanımda yürüyordu; elleri çantalı, bakışları kararlı. Ne zaman bir taş veya eski bir çanak görseydi, gözleri parlıyordu. Cesurdu; o ışığı görmek, bana kendi çekingenliğimi hatırlatıyordu. Anka ile ekip diğer köşelerde çalışıyordu. Bugün sıradan eşyalar bulmuşlardı: eski bir kolye, çatlamış bir tabak, küçük bir çömlek. Her biri geçmişin sessiz fısıltısı gibiydi. Bazen bir nesne sadece taş değil, bir anıydı. Ben, o anılara dokunmaktan kaçındım; elimde kürek, gözüm Anka’da. Onun meraklı bakışlarıyla buldukları şeylere yaklaşması, bir tehlike görmeden her şeyi hissetmesi… İçimde bir şey titredi. Gün ilerledikçe Haluk Hoca yanımıza geldi. Yüzünde alışılmışın dışında bir yorgunluk vardı. - “İkinizi de görüyorum,” dedi sessizce. “Bugün biraz zorladınız kendinizi. İki gün izin. Dinlenin. Gidin, kafa dinleyin.” Anka başını bana çevirdi; gözlerinde bir parıltı vardı. - “Küçük bir macera?” diye fısıldadı. Ben sadece başımı salladım. Konuşmaya gerek yoktu. Bu iki kelime, bütün o gerilimi alıp götürdü. Akşam olduğunda, otel odasına geçtik. Yorgunduk; günün tozu hâlâ üstümüzdeydi. Duş almak için sırayla odalara dağıldık, sıcak su derin bir rahatlama sağladı. Küçük bir çanta hazırladım; sadece gerekli şeyler, geceyi ve yolculuğu düşünerek. Defne’nin babasının Hatay yakınlarında, Samandağ’a yakın bir taş evi vardı. Küçük, sessiz, kışın soğuk ama yazın güneşin içeri sızdığı bir ev. Defne, “Siz orada kalabilirsiniz,” demişti. Benim için, o evin gizli köşeleri ve taş duvarlarının serinliği, geçmişin gölgelerinden biraz olsun uzaklaşmak anlamına geliyordu. Yola çıktığımızda Anka arabanın yan koltuğunda oturuyordu. Elini hafifçe çantama değdirdi, sonra kendine çekti. Gözlerini yoldan ayırmadan fısıldadı: - “İyi geldi bu izin.” Gülümsedim. Sessizlik, iki günlük nefes alma vaadiyle doluydu. Taş eve vardığımızda, küçük avluya ilk adımı attığımda içimde bir huzur yükseldi. Güneş akşamın kızıllığında duvarlara vuruyordu; her taş, geçmişin ağırlığını hafifçe alıyor gibiydi. O an anladım ki, bu iki gün sadece dinlenmek değil; aynı zamanda birbirimizi yeniden hissetmek için bir fırsattı. Anka odasına geçti, ben de kendi köşemi seçtim. Yalnız değildik ama birlikte uyumuyor, sessizliğin içinde var oluyorduk. Sonra… Anka kapısını aralık bıraktı ve gözlerini bana dikti: - “Beni görüyorsun, değil mi?” Ben sadece başımı salladım. Gece çöktüğünde, kendimi ona yaklaştırmaktan alıkoyamadım. Oturma alanında, taşların ve eski ahşap mobilyaların sessizliği içinde, yan yana oturduk. Ellerimiz birbirine dokunmadı ama nefesimiz aynı havayı paylaştı. Anka hafifçe yana eğildi, başını omzuma dayadı ve gözlerini kapadı. Ben de ona yaslandım. Bu, ilk öpücüğümüz olmasa da… ilk sessiz yakınlığımızdı. İlk güvenli dokunuşumuzdu. Ve o anda, fark ettim: Bu iki gün, sadece geçmişin gölgelerinden uzaklaşmak değil; aynı zamanda birbirimize yaklaşmak için bir fırsattı. Sabah taş evin penceresinden içeri sızan güneşle uyandım. Hala hafif uykuluydum ama mutfaktan gelen kahve kokusu hemen canlandırdı beni. Anka çoktan mutfaktaydı; küçük taş masanın üzerinde bir tava, yumurtalar ve ekmekler dağılmıştı. - “Kahvaltı var, yardım etmeye hazır mısın yoksa izleyecek misin?” diye sordu, gözlerinde o bildik, hafif alaycı gülümseme. Başımı salladım ama mutfakta işe koyulmak zorunda kaldım. Ben ekmekleri kızartırken, Anka yumurtaları kırıyordu ve tabii ki bir tanesi yere düştü. - “Karan! Sana soruyorum, bu mu senin yardımın?” dedi kahkahayla. - “Yoksa sen mi mutfakta felaket yaratıyorsun?” diye cevap verdim, tabağı elime alırken. İkimiz birden kahkahayı bastık. Ellerimiz birbirine çarpıyor, tavalar hafifçe birbirine dokunuyor, taş mutfak küçük bir kaos alanına dönüşüyordu. Anka yüzüne bulaşan sarıyı fark edip parmağıyla alıp kendi ağzına götürdü ve göz kırptı. - “Bak, sen de biraz lezzet kattın şi…