BÖLÜM 23: TAHTIN ALTINDAKİ ÇOCUK
Yazar: A. Ela 🌙

KARAN’DAN Onun karşısında dururken, ilk kez gerçekten yalnız olduğumu hissettim. Etrafımızda insanlar vardı, toprak vardı, levha vardı ama ben yine de tek başımaydım. Çünkü bu cümleyi benim yerime kimse kuramazdı. Anka bana bakıyordu. O bakışta suçlama yoktu. Merak da yoktu. Daha kötüsü vardı: bilme hali. Sanki cevap vermesem de her şeyi duyacak gibiydi. Derin bir nefes aldım. Göğsümde biriken şey hava değildi. Yıllardı. - “Ben…” dedim. Sesim düşündüğümden daha boğuktu. Devam edemedim. Çünkü ne söyleyeceğimi biliyordum ama bunu söylemek, kabul etmekten daha zordu. Bir adım attım. Ona yaklaşmak için değil. Kendimden kaçmamak için. - “Ben o adam değilim,” dedim sonunda. Cümle havada asılı kaldı. Ne savunma vardı içinde ne de isyan. Başımı eğmedim. Gözlerimi kaçırmadım. Çünkü bu söz, saklanarak söylenmezdi. - “Geçmişteki o kral…” dedim. “O seçimi yapan adam… benim bilincim değildi. Ben onun hatırasıyım. Onun yankısıyım. Ama onun kararı değilim.” İçimde bir şey çatladı. Sesime yansıdı. - “Ben o gece orada değildim, Anka. O yatağın başında duran ben değildim. O kararı veren ben değildim. Ama sonuçlarıyla yaşayan benim.” Bir an durdum. Çünkü şimdi en zor yere gelmiştim. - “Ve bu beni masum yapmıyor. Bunu biliyorum.” Ellerimi yumruk yaptığımı fark ettim. Titriyordum. Güçsüzlükten değil. Tutmaktan. - “Eğer bu hayatta bana düşen bir şey varsa o geçmişi inkâr etmek değil. Onun gölgesinde yaşamayı reddetmek.” Başımı kaldırdım. Gözlerim onun gözlerindeydi. - “Ben seni bir seçim uğruna feda eden adam değilim. Ben seni kaybetmemek için neyi feda edeceğini henüz bilmeyen adamım.” Bu kez sesim durmadı. Kırılmadı. - “Ve eğer bu bağ bir lanet ise o laneti ben devralmadım. Onunla ne yapacağımı seçmek için buradayım.” Sessizlik çöktü. Levha sustu. Rüzgâr durdu. Dünya nefesini tuttu sanki. Ben ise ilk kez şunu hissettim: Geçmişin önünde diz çökmüyordum. Ama onunla aynı hizadaydım. Ve Anka’nın vereceği cevap benim kim olduğumu değil, kim olmama izin verileceğini belirleyecekti. Bazı günahlar vardır; insan onları işlemez, devralır. Benim omuzlarıma çöken ağırlık da böyle. Kendi irademle seçmediğim ama yine de sırtımdan hiç inmeyen bir yük. Anka yere yığıldığında onu tuttuğum an, içimde bir şey yer değiştirdi. Korku değildi. Panik hiç değildi. Daha kötüsüydü. Tanıdık bir his. Sanki bedenim, daha önce yaşamadığım bir anıyı hatırlamıştı. Kaslarım değil, ruhum refleks vermişti. O an fark ettim: Ben bir şey yapmış biri gibi değil, bir şeyin sonucuyla yaşayan biri gibiydim. Geçmişte bir kral vardı. Ben değildim. Ama bendim. O kral bir seçim yaptı. Bilerek. Soğukkanlılıkla. Tahtın, düzenin, kraliçesinin adına. O kral, evladını değil kraliçesini seçti. Bu fark çok şey değiştiriyor. Çünkü o çocuk, benim bilincimle reddedilmedi. Ama benim hayatımda hiç var olamadı. İşte bu yüzden içim bu kadar dolu. İşte bu yüzden suçluluk, bana ait olmayan bir anı gibi canımı yakıyor. Geçmişteki Kral Karan, sevdiği kadını kaybetmemek için kanı seçti. Günümüzdeki ben ise, sevdiğim kadının gözlerine bakarken, neyi kaybettiğimi yeni yeni anlıyorum. Ben bir baba olmadım. Ama bunun sebebi korkaklığım değil. Sebebi başka bir adamın, başka bir zamanda, başka bir bilinçle verdiği karardı. Yine de kaçamıyorum. Çünkü ruh, zaman tanımaz. Bir bedenden diğerine geçen şey, sadece sevgi değil. Seçimlerin izi de geçiyor. Anka’nın yüzüne baktığımda, geçmişteki o kralın gözlerini görüyorum. O bakışın içinde kararlılık vardı. İnanç vardı. Ama merhamet yoktu. Ve şimdi… Şimdi ben, o kararın ardından hayatta kalmış bir yankıyım. Levhanın etrafında oluşan görünmez alanı herkes enerji sandı. Ben onun bir ayrım çizgisi olduğunu biliyorum. Bir tarafında kral var. Diğer tarafında ben ve Anka… O çizginin tam ortasında duruyor. Eğer kader bir ceza yazdıysa, bu bana kesilmiş bir hüküm değil. Bu, bana bırakılmış bir hesap. Ben bu hayatta, geçmişteki Kral Karan’ın seçiminin bedelini anlamaya gelen adamım. Ve belki de affı hak edip etmediğini öğrenmeye. Anka konuşurken bir adım geri atmak istedim. Ama ayak…