BÖLÜM 22: ACI HAVA
Yazar: A. Ela 🌙

Kış, yalnızca havada kalmadı; kazı alanının içine yerleşti. Ocak ayının son günlerinde gelen ölüm haberiyle birlikte her şey ağırlaştı. Karan’ın annesinin vefatı, toprağın üstündeki düzeni de altındaki dengeyi de aynı anda bozdu. O gün gitti. Aceleyle, arkasına bakmadan değil ama baksa da tutunamayacağını bilerek. İstanbul’a doğru uzaklaşırken geride kalan şey sadece boş bir alan değildi; söylenmemiş cümleler, yarım bırakılmış bir yakınlık ve içime çöken tanımsız bir endişeydi. Kazı devam etti. Etmek zorundaydı. Haluk Hoca planı bozmadı, resmi süreçler ilerledi, güvenlik sıkılaştırıldı. Ama toprak da büyük sırrını geri çekti. Günler boyunca yalnızca küçük, neredeyse önemsiz sayılabilecek buluntular çıktı: anlamını yitirmiş seramikler, tek başına hiçbir şey anlatmayan metal parçaları, tarihe ait olduğu kesin ama hikâyesi suskun nesneler. Hepsi kayda geçti, hepsi kaldırıldı. Karan yokken alan daha sessizdi; fakat bu sessizlik huzurdan değil, bastırılmış bir şeyden besleniyordu. Geceleri levhanın bulunduğu bölge soğuyor, ölçüm cihazları bazen hiçbir mantıklı neden yokken sapma gösteriyordu. Bunlara teknik açıklamalar bulundu. Ben ise içimdeki huzursuzluğa bir ad veremedim. Mart geçti, ardından Nisan. Ve biz, hiçbir büyük keşif olmadan ama hiçbir şey de gerçekten durulmadan mayıs ayına geldik. Karan, annesinin ölümünden tam bir ay sonra geri döndüğünde, bakışlarında bu sürenin sadece takvimden ibaret olmadığını anladım. Sanki İstanbul’da bir şeyini bırakmış, buraya eksik dönmüştü. Zaman ileri aktı ama içimde bir şey yerinden kımıldamadı. Ocak’tan Mayıs’a kadar olan aylar takvimde ilerlerken, bende yalnızca üst üste biriken bekleyişler bıraktı. Ablam ve Kuzey gitmeyi ne kadar erteleseler de hastaları vardı. Gitmek zorundaydılar. Onlar gidince iyice yalnız kaldım. Karan’ın yokluğu bir boşluk gibi değildi; daha çok dolu ama sessiz bir ağırlıktı. Her gün onun geri döneceğini bilerek uyanmak, ama ne zaman döneceğini bilmemek… İşte asıl yoran buydu. Kazıda her ölçüm, her rapor, her rutin iş beni hayatta tutuyordu ama aynı zamanda içimdeki sabırsızlığı törpülüyordu. Sanki kendimi fazla kontrollü bir düzenin içine yerleştirmiş, hissetmem gereken her şeyi ertelemiştim. Bazen levhanın bulunduğu alana tek başıma bakarken, bu zaman atlamasının bende bıraktığı çatlağı hissediyordum. Ne tamamen geçmişteydim ne de şimdiye aittim. Bir yanım Karan’ın İstanbul’da annesinin elini tuttuğu o anı düşünürken, diğer yanım burada, toprağın altında bekleyen şeyin bizi tekrar geri çağıracağından emindi. Geceleri rüyalarım net değildi; görüntüler yarım, hisler tamdı. Uyandığımda kalbimde tanımlayamadığım bir eksiklikle kalıyor, bunun yalnızca özlem olmadığını biliyordum. Bu, gecikmiş bir yüzleşmenin hissiydi. Mayıs’a geldiğimizde fark ettim ki ben bu süre boyunca yalnızca beklememiştim. İçimde bir şey büyümüş, sertleşmiş, daha temkinli ama daha kararlı bir hâl almıştı. Karan döndüğünde onu aynı benle karşılamamıştım. Zaman beni değiştirmişti ve bu değişim, aramızdaki bağın ya güçleneceği ya da kırılacağı bir eşiğe dönüşmüştü. İçimdeki çatlak tam da buradaydı: onu görmek istiyordum ama gördüğümde artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını da biliyordum. Gün ışığı artık daha dik vuruyordu kazı alanına. Mayıs kendini saklamıyor, her şeyi açıkta bırakıyordu. Levhanın çevresinde yapılan son ölçümler tamamlandığında, defterimi kapattım ama içimdeki hesap kapanmadı. Her şey olması gerektiği gibi görünüyordu; yine de bu “olması gerektiği gibi” hâli beni rahatsız ediyordu. Sanki bir şey, tam adını koyamadığım bir ritmi kaçırıyorduk. Karan yanımdaydı. Döndüğünden beri fazla konuşmuyor, ama her şeyi fazlasıyla izliyordu. Gözleri alandan çok bende duruyordu; bunu fark etmemek imkânsızdı. Bir ara, ölçüm sonuçlarına bakarken duraksadı. Kağıtları tekrar çevirdi, sonra bana baktı. O bakışta panik yoktu ama huzur da yoktu. Sanki içinden geçen bir cümleyi söylememeye karar vermiş gibiydi. - “Burada bir şey…” dedi, sonra sustu. Devam etmedi. Ama o yarım kalan cümle, tam söylen…