BÖLÜM 20: KALBİN DOKUNDUĞU YER
Yazar: A. Ela 🌙

KARAN PUSAT Levhanın ışığı gözlerimin önünden çekildiğinde, geriye kalan şey karanlık değildi; aksine, içimde yankılanan bir aydınlıktı. Toprağın altından çıkan o kadim enerji, sanki yalnızca taşlara değil, bana da dokunmuştu. Nefes alışım hâlâ düzensizdi, kalbim göğsüme sığmıyordu ve bunun nedeni ne kazı alanındaki kaos ne de yaşlı kadının uyarılarıydı. Anka’nın varlığıydı. Bir anlığına bile dokunmamış olsak, bakışlarımızın kesiştiği o çizgide geri dönüşü olmayan bir eşik vardı. Gözlerimi ondan kaçırdım, çünkü bakarsam her şeyi açık edeceğimi biliyordum; korkumu, arzumun ağırlığını ve en kötüsü, vazgeçemeyeceğimi. Haluk Hoca’nın sesi uzaktan geliyordu, güvenliklerin ayak sesleri toprağı eziyordu ama ben başka bir yerdeydim. İçimde, yıllardır sessiz kalan bir şey uyanmıştı ve şimdi benden bir karar istiyordu. Bu bağ sadece tehlikeli değildi; yön değiştiriciydi. Ve ben, bu gece itibarıyla artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını hissediyordum. Bakışlarımı yere indirdim önce. Toprağın üzerindeki ayak izlerine, kabloların arasından sızan çamura, hâlâ titreşen levhanın soluk ışığına. Hepsi bir kaçıştı. Çünkü başımı kaldırırsam, onu yeniden göreceğimi biliyordum. Yine de kaçamadım. İnsan, kalbini nereye saklayacağını sanıyorsa oraya bakıyor. Gözlerim istemsizce Anka’yı buldu. Biraz geride duruyordu. Güvenliklerin, Haluk Hoca’nın ve yaşlı kadının arasında değil; sanki hepsinden ayrı, kendi ekseninde. Omuzları dikti ama bedenindeki gerginlik uzaktan bile okunuyordu. Saçları rüzgârla hafifçe hareket ediyor, yüzü sert ama gözleri… gözleri başka bir şey söylüyordu. Bana bakmıyordu. Ama bana bakmaması, beni görmediği anlamına gelmiyordu. Tam tersine. Bazen birinin seni en çok gördüğü an, bakmadığı andır. O an anladım ki, bu sadece bir karşılaşma değildi. Ne levha ne enerji ne de yaşlı kadının sözleri asıl tehlikeydi. Tehlike, aynı alanda bulunup birbirimize dokunmamayı öğrenemememizdi. Bir adım atsam, herkes fark ederdi. Atmasam, ben fark edecektim. İçimdeki gerilim, suskun bir itiraf gibi kaburgalarımın arasına sıkıştı. Anka başını hafifçe çevirdi. Göz göze gelmedik. Ama aramızdaki mesafe, bakıştan daha keskin bir temas yarattı. O an şunu biliyordum: Yanına gitmeyecektim. Seslenmeyecektim. Ama bu, geri çekildiğim anlamına gelmiyordu. Bu, beklediğim anlamına geliyordu. Ve beklemek… Bazen yaklaşmaktan çok daha tehlikelidir. O an, kimsenin duymadığı ama benim için geri dönüşü olmayan bir yemin ettim. Yüksek sesle değil. Hatta kelimelere bile dökmeden. Bazı sözler vardır, dile gelirse gücünü kaybeder; içte tutulursa kader olur. Anka’ya doğru atmadığım her adımda, kendime bir sınır çizdiğimi sandım. Oysa gerçekte yaptığım şey, onu beklemeyi seçmekti. Bu toprakta, bu levhanın önünde, herkesin gözü üzerimizdeyken şunu biliyordum: Ona dokunmayacaktım. Şimdi değil. Burada değil. Ama bu vazgeçtiğim anlamına gelmiyordu. Sadece zamanı ertelemeyi öğreniyordum. Ve ben, ertelemeyi hiç sevmem. İçimde sessiz bir söz yükseldi. Ne olursa olsun, bu bağ yarım kalmayacak. Kaçarsam değil, geri dönersem anlamlı olacaktı. Tam o anda telefonum titreşti. Bu çağrıyı tanıyordum. Ekrana bakmadan önce bile içimde bir şey yer değiştirdi. Ağabeyimin adı yanıp sönüyordu. Böyle kolay kolay aramazdı. Mesaj atardı. Kısa, net, telaşsız. Telefonu kulağıma götürdüğüm an, kazı alanındaki her ses boğuklaştı. - “Karan…” dedi. Sesi kırıktı. Fazla sakin olmaya çalışıyordu. Kalbim hızlandı. - “Annem iyi değil.” O iki kelime, içimdeki bütün dengeleri devirdi. Yaşlı kadının sesi, Haluk Hoca’nın uyarıları, levhanın ışığı… Hepsi bir anda arka plana düştü. Dünyam küçüldü. Sadece o ses kaldı. - “Hastaneye kaldırdık. Ateşi düşmüyor.” Bir an sustum. Anka’ya baktım mı, bilmiyorum. Bakmadıysam bile onu hissettim. Çünkü bazı kopuşlar, vedasız olur ama iz bırakır. - “Geliyorum,” dedim sadece. Başka bir şey söyleyemezdim. Telefonu kapattığımda, içimde iki farklı ağırlık vardı. Biri annemin kırılganlığı, diğeri yarım bırakılan bir bağın sızısı. Haluk Hoca’ya kısa bir şeyler söyledim. Güvenli…