BÖLÜM 17: İLK KIVILCIMLAR
Yazar: A. Ela 🌙

ANKA’DAN Odaya döndüğümde kapıyı sessizce kapattım. Kilidin çıkardığı o küçük metalik ses, sanki dışarıda bıraktığım her şeyi mühürlemiş gibiydi. Bahçede yaşananlar, ay ışığı, Karan’ın nefesi, dudaklarının sıcaklığı… Hepsi bir anda üzerime çöktü. Sanki zaman ikiye ayrılmıştı: öpücükten önce ve sonra. Yan yana oturduğumuz o an zihnime yeniden yerleşti. Omzuna yaslandığımda hissettiğim şey sadece fiziksel bir yakınlık değildi. Vücudum, ilk defa tanıdığı bir temasın ağırlığını öğrenmeye çalışıyordu. Kalbim hâlâ düzensiz atıyor, aklım ise geride kalmakta ısrar ediyordu. Başımı omzuna koyduğumda, dünya nihayet susmuştu. Ne kazı vardı ne broş ne kılıç… Sadece o ve ben. Ve bu kadar yakın olmanın verdiği korkutucu bir huzur. Ama huzur uzun sürmedi. İçimde bir yer, temkinli bir sesle konuşmaya başladı. Bu his ne? Aşk mıydı bu, yoksa son günlerde yaşadığım her şeyin beni sürüklediği bir güven arayışı mı? Bilincimi kaybettiğim anlar, gördüklerim, anlam veremediğim imgeler… Tüm bunların ortasında, Karan tek sağlam dal gibi duruyordu. Ona yaslanmamın sebebi gerçekten o muydum, yoksa sığınacak başka bir yerim kalmadığı için mi? Öpüşme… İlk öpücüğüm. Bu kelimenin ağırlığını o an fark ettim. Dudaklarımız ayrıldığında, içimde bir şey sonsuza kadar değişmişti. Artık geri dönüşü olmayan bir eşikte duruyordum. Bu masum bir başlangıç değildi; çok şey taşıyordu. Arzu kadar korku, yakınlık kadar belirsizlik. Yan yana sessizce otururken başımı hafifçe hareket ettirdiğimi hatırlıyorum. Omzundan ayrılmadım ama yüzümü biraz yukarı kaldırdım. Onun nefes alışını hissetmek, kalbinin ritmini duymak… Bunlar bana iyi geliyordu. Fazla iyi. Ve belki de bu yüzden tehlikeliydi. Çünkü iyi gelen şeyler insanın savunmasını düşürürdü. Peki şimdi ne olacak? Bu soru zihnimin ortasında duruyordu. Eğer bu aşksa, işimiz çok zordu. Aynı ekipteydik, aynı sırların içindeydik. Birbirimize yaklaşmamız kazıyı güçlendirir miydi, yoksa dikkatimizi dağıtıp her şeyi daha karmaşık mı hâle getirirdi? Ya duygularım işimin önüne geçerse? Ya onun varlığı beni zayıflatırsa? Bir de ailem vardı. Annemin sesi, zihnimin arka planında belirdi. Bu kadar kısa sürede, bu kadar yoğun bir bağ… Açıklaması zor, savunması daha da zor bir durumdu. Kendime bile anlatamıyorken, başkasına nasıl anlatacaktım? Ama bütün bu sorulara rağmen, inkâr edemediğim bir gerçek vardı. Karan’ın yanında, ilk defa kaçmak istemiyordum. İlk defa birinin omzuna başımı koyduğumda, kendimi eksik hissetmiyordum. Bu bir cevap mıydı, yoksa sadece daha büyük soruların başlangıcı mı… bilmiyordum. O gece yatağa uzandığımda, dudaklarım hâlâ onun sıcaklığını hatırlıyordu. Ve ben, korkuyla karışık bir dürüstlükle şunu kabul ettim: Ne yaşarsam yaşayayım ne görmüş olursam olayım artık yalnız değildim. Ve bu, beni hem rahatlatıyor hem de derinden ürkütüyordu. Gece derinleştikçe uyku beni hemen almadı; aksine, gözlerimi kapattığım an her şey daha da berraklaştı. Otel odasının sessizliği, kalbimin ritmiyle doluydu. Karan’ın omzuna yaslandığım o an, dudaklarımızın ayrıldığı yer, nefesimin onunla aynı anda durup yeniden başladığı saniyeler… Hepsi zihnimin kıyısında bekliyordu. Sonra, uykuya mı geçtim yoksa başka bir eşiği mi aştım, ayırt edemedim. Bir rüya değildi bu. En azından bildiğim rüyalardan değildi. Ay ışığı yine vardı ama bu kez daha sertti; taş duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Ayaklarımın altında serin mermer hissini duyumsadım. Bir sarayın içindeydim. Yüksek tavanlar, ağır perdeler, fısıltıyla dolaşan bir tarih… Ve ben, sanki bu mekânı çok iyi tanıyormuşum gibi, hiç yabancılık çekmiyordum. Onu gördüm. Karan’ı. Ama aynı değildi. Yüzü tanıdıktı; gözleri—o siyah, derin bakış—aynıydı. Fakat üzerindeki kıyafetler, duruşu, omuzlarına yüklenmiş görünmez ağırlık… Hepsi başka bir zamana aitti. Bana doğru yürüdü; adımları kararlıydı ama bakışlarında tereddüt vardı. Aramızda birkaç adım mesafe kaldığında durdu. Konuşmadı. Konuşmasına gerek yoktu. Bu sessizlik, kelimelerden daha yoğundu. Kalbim hızlandı. Günümüzdeki o öpücüğün sıcaklığı, bu…