BÖLÜM 16: KILIÇ
Yazar: A. Ela 🌙

KARAN PUSAT Güneş daha yeni doğuyordu; altın ışıkları Hatay’ın topraklarını yavaşça aydınlatıyordu. Kazı alanına geldiğimde, havada hâlâ gece serinliğinin izleri vardı. Ellerim cebimde yürürken gözlerim Anka’yı aradı. Bankta ya da konteynırın önünde değil, o her zamanki enerjisiyle sahadaydı; toprağı inceliyor, buluntuların detaylarına göz gezdiriyordu. Ama dikkatimi çeken başka bir şey vardı: Emre de oradaydı, Anka’ya yakın, ama her hareketinde gözlerini ondan ayırmıyordu. İçimde istemsiz bir kıskançlık kıvılcımı çaktı. Normalde profesyonel olmayı başarırdım, ama o an… Anka’nın o hafif dağınık saçları, konsantre bakışı… Emre’nin yaklaşımı… hepsi birleşince bir şeyler kontrolümden çıkıyordu. Sessiz adımlarla yanlarına yaklaştım. Emre kazı alanındaki küçük bir taş izini gösteriyordu, ama gözleri Anka’dan kopmamıştı. “Buranın yapısını inceleyelim,” dedi, ama sözlerinde gizli bir meydan okuma vardı. O anda Anka başını kaldırdı, göz göze geldik. Siyah gözlerimle onu ölçtüm, o da bana hafifçe gülümsedi; ama o gülümseme… beni hem sakinleştirdi hem de delicesine etkiledi. Kalbim hızlı hızlı çarpmaya başladı. Bir an durdum, sessizce düşündüm: “Bu üçlü dinamiği yönetmek zorunda kalacağım. Anka, Emre ve ben… ve bir lanetli broşun gölgesi…” Anka eğildi ve taşla ilgili detayları gösterirken, gözlerini benden kaçırmadı. Emre de aramızda hafif bir gerilim hissedilir şekilde duruyordu. İçimdeki kıskançlıkla, bir yandan da koruma isteği birleşti. Onun her hareketi… benim dikkatimi çekiyordu ve işin doğrusu, istemeden de olsa kalbimde bir heyecan uyandırıyordu. Yalnızca bir kazı değil, diye düşündüm. Bu karmaşık bir çekim ve dikkat gerektiren bir oyun. Ama bir yandan da onu korumak istiyorum. Onun yanında olmak… bana bir tür güç veriyor. Ve o an, sahada sessiz ama yoğun bir gerilim hâkim oldu: Emre’nin açıkça hissettiğim kıskanç bakışları, beni Anka’dan uzaklaştırmaya çalışır gibiydi. Anka, farkında olmadan bizi birbirine bağlayan ipleri hissediyor, ama hâlâ kendi dikkatini kazıya veriyordu. Ben ise, profesyonellik ve içimdeki hisler arasında ince bir çizgide yürüyordum. Kazı alanının tozu, broşun gizemi ve sabahın serinliği hepsi birleşmişti. Bu sadece bir sabah kazısı değildi artık; burası, üç kalbin de sınandığı bir alan hâline gelmişti. Sahaya geldiğimde Baran ve Melis’in heyecanlı ama biraz gergin olduklarını hemen fark ettim. Ellerinde kazı aletleri vardı, ama gözleri sürekli aynı noktaya, gömülü kılıca odaklanmıştı. Yanlarına yürüdüm ve hafif bir sesle sordum: - “Ne buldunuz?” Baran, ellerini hafifçe açarak bana bakarken söyledi: “Kılıç ama oynatamıyoruz, hani normal ağırlığından fazlası var gibi. Sabit. Hiç kımıldamıyor.” - “Kabzasında figürler var. Bir tarafında Anka kuşu, diğer tarafında güneş. Ne yaparsak yapalım, kılıç yerinden oynamıyor.” O an gözlerim kılıca takıldı. Kabzası sanki sıradan bir metal değildi. İçinde bir enerji, bir çekim vardı. Yaklaştım, dikkatle inceledim, ellerimi kabzaya doğru uzattım. Baran ve Melis biraz geri çekildiler, ama gözlerini benden ayırmadılar. - “Bir dakika, bırakın,” dedim. Derin bir nefes aldım ve kabzayı hafifçe tuttum. Parmaklarım Anka kuşu figürüne dokunduğu anda gözlerim istemsizce onunla karşı karşıya geldi. Ve o an her şey değişti. Zaman yavaşladı, dünya bulanıklaştı. Figür sadece bir işçilik değil, canlı bir varlık gibi bana bakıyordu. İçimde hem bir çekim hem de yoğun bir basınç hissettim. Başımda bir uğultu, kalbimde hızla çarpan bir ritim. Ve o anda Anka’yı fark ettim. Onun gözleri korku ve endişeyle bana odaklanmıştı. “Karan!” diye seslendi, ama sesi uzak ve bulanıktı. Dizlerim titredi, nefesim kesildi. Göz göze geldiğim Anka kuşu figürü sanki bana bakıyor, içimi okuyor gibiydi. Güneş figürü ise yanımda parlayan sıcak bir ışık gibi… her şeyi daha da gerçek kılıyordu. -Ah… diye fısıldadım, ama sesim kayboldu. Ayaklarımın altındaki toprak sanki kayıyordu. Anka ellerini uzatmış, endişeyle bana doğru geliyordu. Baran ve Melis de yaklaştı, ellerini uzattılar ama ben sadece figürün gözlerin…